Türkiye'nin Kıbrıs Türkü'nü asimilasyon politikası

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti içerisinde siyasi, sosyal ve ekonomik meselelerin en temel başlık ve tartışmalarından biri budur.

Her vesile ile gündemde tutulmaya, yeni nesle çivi yazısı ile kodlanmaya çalışılan bir ezber: “Türkiye, kurumları ve yöneticileri, sivil toplum örgütleri, fikir ve düşünce insanları, organize ve planlı şekilde, Kıbrıs Türkü’nü asimile etmek; adayı vilayet pozisyonuna taşıyarak, Ankara’dan atanacak bir vali üzerinden –şimdilik- kuzeyini kendi kontrolüne almak istemektedir.”

Peki gerçekten Kıbrıs’ın kuzeyinde, pratikte böyle bir durum var mı?

Söylem ve eylemlerin temelinde asimilasyon hedefi mi yatıyor?

HAYIR.

Yukarıdaki ezberin toplumda karşılık bulması ve canlı tutulabilmesinin temelinde üç kesimin anlayış ve davranışları yatar.

Birincisi, Türkiye’nin “ulus veya imparatorluk devlet” mantığını, toplumsal anlayışını, tarihsel hafızasını, ufkunu ve Anadolu’nun karakterini temsil ettiklerini gözardı ederek; adada geçirdikleri seyahat, öğrencilik, ticaret vb. kısa süreli ikametleri veya ziyaretleri boyunca “sizi biz kurtardık, biz olmasaydık Rumlar soykırım yapacaklardı”, “size biz bakıyoruz, Türkiye’den bir ay para gelmese bitersiniz”, “suyunuzu bile gönderdik daha ne istiyorsunuz nankörler” gibi, ekabir nefislerin ektiği fitne tohumları.

İkincisi, tarihini, yaşanmışlıkları, acıları ve tecrübeleri bir kenara bırakarak, Kıbrıs üzerinden Doğu Akdeniz’e hakim olmak, Türkiye’yi bölgede güçsüzleştirmek isteyen Batılı ülkelerin “insan hakları, özgürlük ve demokrasi” kapanlarına kapılıp, Türkiye’nin garantörlüğünün, desteğinin, askeri ve diplomatik himayesinin, adadaki mevcudiyetinin sona ermesiyle dahil edileceklerine inandırıldıkları Avrupa Birliği’nde, Rum komşularımızla müreffeh ve güven içerisinde bir hayat süreceğimize inandırılmış safdiller.

Üçüncüsü ise, köklerini, milli ve manevi değerlerini, mazisini, parçası olduğu medeniyeti önemsemesine rağmen toplumsal olaylara kayıtsız, düşünce, fikir ve aksiyondan elini çekmiş, Kıbrıs Türk kimliğini, inancının gerek ve sorumluluklarını yeni nesillere öğretme ve aktarma, hafızayı taşıma ve yaşatma derdini ötelemiş etkisiz, pasif ve dağınık cenahtır.

İlk iki kesim, Kıbrıs Türkü’nün sosyal ve kültürel radyasyonlarıdır.

Bu radyasyona maruz kalanlar, ait olduğu kimliğe/pozisyona göre bir refleks geliştirip, ardını düşünmeden, yükselen ve yükseltilen ayrışmanın, öfkenin ve fitnenin hesabını yapmadan hırçınlaşır.

Hiçbir temeli ve izahatı olmayan “Kıbrıslı” kimliği ile “kurtarıcı Türk” kibri bu öfkeden beslenirler.

Ya “sizi biz kurtardık” ya da “yok oluyoruz”.

Bu münakaşayı uzaktan izleyen üçüncü kesim ise, çıkacak muhtemel bir ihtilaftan nasıl nemalanacağının, bürokraside, siyasette, ticarette nasıl kadrolaşabileceğinin hesabındadır.

Sonuç veya etkiler, kendi yerleşik düzen ve çarklarına olumsuz bir dokunuş yaratmadığı sürece de taraf olmaz, tavırlarını belli etmezler.

Tabi bir genelleme de yapmıyorum.

Zararın, onu veya aidiyet hissettiği topluluğu bulacağını bilerek, hak bildiğini söylemekten de geri durmayan, bu sebeple ötelenen, soyutlanan ve küstürülen kimseler de var.

Asimilasyon yalanına geri dönecek olursak.

Asimilasyonun nasıl yapıldığını, özünden koparılarak kimliksizleştirilmiş yeni bir toplumun nasıl oluşturulduğunu, SSCB’nin Türkistan veya yaygın ifade ile Orta Asya’da uyguladığı baskı ve dönüştürme politikalarında aynel yakin görebiliriz.

Yöntem ve sonuçların mukayesesi neticesinde, Türkiye’nin Kıbrıs ve Kıbrıs Türkü ile yarım asırdan fazladır yürüttüğü ilişkilerinde asimilasyonun aksine, yanında olma, varlığını ve güvenliğini sağlama anlayışıyla hareket ettiğini anlayabiliriz.

Tabi meseleye temiz bir zihin ve halis bir niyetle yaklaşıyorsak..

SSCB’ye bağlı Türkler, Sovyet eliyle Hrıstiyanlıştırılmaya; dinlerinden, inançlarından, örf ve kültürlerinden koparılarak asimile edilmeye çalışıldı.

Türkiye ise hiçbir zaman Kıbrıs Türkü’ne iddiaların aksine “Anadolu İslam’ını” dayatmadı. Kaldı ki, rejim ve yönetim olarak geçtiğimiz yirmi sene evveline kadar bu konuda kendi içerisinde bir kafa karışıklığı ve kargaşa içerisindeydi Türkiye.

Ak Parti iktidarından sonra Kıbrıs’ın kuzeyinde bu minvaldeki tek değişim ve gelişim, Hala Sultan İlahiyat Koleji’nin (KKTC’nin ilk ve tek, müfredatında İslami ilimlerin yer aldığı ortaöğretim kurumu) açılması ve ihtiyaç duyulan köylerde yeni camiilerin inşaa edilmesine kaynak aktarımı yapılmasıdır. Bu camiiler ile alakalı yöneltilen teknik eleştirileri de haklı buluyorum. Yapılan camiiler geleneksel sarı taş mimarisi ile alakasız, bembeyaz, tek kalıp, Kıbrıs’ın sıcak iklimine uygun olmayan estetikten uzak aceleye getirilmiş mabedlerdir.

Bir diğer husus, Sovyet rejimi Türkistan’da (Orta Asya) farklı aidiyet ve benlikler oluşturarak, birlik ve uhuvveti yok etme, Kırgız, Kazak, Özbek, Türkmen milliyetçilikleri ve boyculuk ortaya çıkararak bölgeyi ve zihinleri parçalamaya çalışmıştır. Gelinen noktada tahribatın ne denli büyük olduğu her yönüyle aşikar.

Türkiye ise Kıbrıs Türkü’nün her daim birliğinden ve bütünlüğünden yana olmuş, kendisine düşmanlık besleyen ve hakaret eden kesimlere karşı dahi sırtını dönmemiştir. Kıbrıs’ın kuzeyinde “Türkiye taraftarları” ve “Türkiye aleyhtarları” şeklinde ortaya çıkan kesimler, Türkiye’nin değil, ada içerisindeki siyasi ve ticari menfaat çarpışmalarının, olaya müdahelesini hiçbir zaman kesmeyen Batılı ülkelerin eseridir. Türkiye’nin niyeti böyle bir ayrışma olsa idi 2004 Annan Planı süreci ve sonucu çok farklı şekillerde tecrübe edilirdi.

Orta Asya özelinde ve dünya genelinde örnekler ve mukayeseler çoğaltılabilir.

Ne Türkiye Komunist Rusya’dır, ne de Kıbrıs Türkü başka bir dinden, dilden ve milletten bir ülke ile muhattaptır. Kökleri Anadolu’ya, Mısır’a, Suriye ve Filistin’e uzanan Müslüman Kıbrıs Türkü ile, tüm hata ve eksiklerine rağmen iki imparatorluğun bakiyesi üzerine kurulmuş bir Türkiye Cumhuriyeti’nin ilişkisinden bahsediyoruz.

Asimilasyon söylemlerinin son yıllarda daha da çoğalması, kurumsallaşması ve örgütlenmesinin altında hangi amaçların yattığını, artık iyice ısınan, uluslararası restleşmelere ve savaş tehditlerine vardırılan Akdeniz’e kimin hakim olacağı ve nasıl bölüştürüleceği meselesidir.

Bu ilişkinin karşılıklı doğal sonuç ve etkilerinden rahatsız olanların dertleri ise, Türkiye tarafından asimile edilme tehlikesi değil, herşeylerini teslim ederek dahil olmaya hazır oldukları ırkçı emperyalist Batı’nın Kıbrıs Türkü’nü azınlık ve köle yapmasının önündeki tek engelin Türkiye’nin himayesi olmasıdır.

Bu hastalığın tedavi edilmesinin, ekilen fitne tohumlarının temizlenmesinin tek yolu birbirimize karşı müsamahamızı arttırmamızdan geçer. Bizi biz yapan müşterek değerlerimizi hatırlamaktan, kibri, önyargıyı ve boş hayalleri bir tarafa bırakarak, 1878’de, 1914’de, 1950 ve 60’larda neler yaşandığını, istenen her tavize karşı vaad edilen her imtiyazın müzakareler neticesinde nasıl unutturulduğunu, zor ve acı günlerde kimlerin dost elini uzattığını idrak etmemiz, anlatmamız ve toplumsal hafızaya aktarmamız gerekmektedir.

Son olarak şunu söylemek isterim.

Lozan’da TC eliyle İngiltere’ye teslim edilen Kıbrıs’ın ardından, Kıbrıs Türkleri o dönemden 1974 harekatına kadar Müslüman Türk kimliklerini korumak ve köle olmamak üzere hareket etmemiş olsalardı..

İngiliz’in ve Rum’un güçsüzleştirme, azınlık hale getirme ve toplu katliam ile adadan temizleme hamlelerine karşı örgütlenip masada ve sahada mücadele vermemiş olsalardı Türkiye ne 1974 askeri harekatını yapabilirdi, ne de Akdeniz’de bugün bir varlık gösterebilirdi.

Bunları unutmadan olaya bakmak, düşünmek ve yeni bir anlayış geliştirmek durumundasınız.

YORUM EKLE

banner5