Türkiye'nin en temel sorunu

Abone Ol

Kuralların yok sayıldığı, insani ve mesleki değerlerin önemsenmediği; vicdanın körleştiği bir toplumun ve ülkenin geleceği karanlıktır.

“Biz eskiden böyle değildik!” cümlesini her geçen yıl biraz daha fazla duymaya başladık. Bir tarafta hızla artan bir nüfus dinamiği öte yanda ise özellikle teknolojinin dayattığı müthiş bir basınç söz konusu. 

Dijitalleşmeyle birlikte gerçeklik algılarıyla oynanan ve hakikatle arası yapay oluşumlarla perdelenen insanlık, bambaşka ilişki biçimleri, hayat tarzları, davranış kalıpları ve inanç sistemleriyle örülü büsbütün sanal bir dünyaya doğru büyük bir hızla yol alıyor.

Buradaki asıl büyük sorun ise insanın gelecekte de fıtratıyla barışık kalmasını sağlayacak değerlerin, teknolojinin gölgesinde ve hatta gerisinde kalmasıdır. İnsanın, varoluşunu anlamlandıran birçok özgün ve kadim değerinden farkında olmadan vazgeçmesidir.

Nitekim bu süreçte birçok insanî değerin daha çok kazanma, daha fazla tüketme ve daima eğlenme ihtirasının gölgesinde kaldığı yadsınamaz bir gerçektir.”
Her şeyin tümden hiçliğe doğru sürüklendiği bir sosyal çürüme gerçekliği. Hiç bir kuvvetin bir noktadan sonra önüne geçemeyeceği bir sosyal çürüme.

Elimizde var olan kurumlar başta olmak üzere hiçbir mekanizma, yaşadığımız dönüşüme karşılık verebilecek bir donanıma sahip bulunmuyor. Çıkarttığımız ama uygulayamadığımız yasalarımız, suç ve suçlular karşısında çaresiz kalıyorlar. Aslında asıl mağduriyet yaşayanlar, ülkenin kanunlarından yana tavır alan ve kurallara uygun yaşama hasleti ile yetiştirilenler. 

Kuralsızlığı kural kabul edenlerin bu hallerine asıl sebep ise suç ve ceza ilişkisindeki eşitsizliktir. Polisimizin şehadetine sebep olan kişinin annesinin feryadını hepimiz duyduk.

 “Benim canım yandı. Gerçekten polisimiz ölene kadar ben ölseydim. O silahı ben yeseydim. Ben kurşunlara gelseydim keşke. Ama şunu söyleyeyim. Yapacak bir şeyim varsa gelsinler. Twitterlarda, sosyal medyalarda, ‘yok nasıl bir anne, nasıl bir babasınız’. Allah’ınızı seviyorsanız, devletime sesleniyorum, ben çocuğumun bu kadar kötü olmasını ister miyim? Ben bir anneyim.

26 suçtan benim çocuğumun kaydı varsa niye devlet bunu almadı? Niye devlet bunu götürmedi? Niye düne kadar elini kolunu salladı. O kadar ben devlete yalvardım. O kadar karakollara gittim. O kadar her şeyi söyledim. Bu çocuk madde bağımlısı, bu çocuk madde satıyor, bu çocuk madde kullanıyor. Bunların hepsini söyledim ben. Bunları hepsini söyledim ben. Yine ben çocuğumun yerini söyledim. Yine çocuğumun ben yerini söyledim, buldurdum. Ama lakin hiçbir anne baba istemez. Çocuğunu kalkıp da polisimizi şehit edecek kadar bir anne baba, cani miyim ben? Ben gerçekten çok üzgünüm.”

Annenin bu feryadı:

1.Bozulan aile dengesi,
2.Adalete olan güvensizlik,
3.Eğitim sisteminin çürümüşlüğü…

Yani kısaca değer yargılarından ve onu tamamlayan tüm normlardan kopuşun fotoğrafı yani sosyal çürümenin en çıplak hali.

Büyüklerimiz sık sık iyilik de kötülük de bulaşıcıdır diyorlardı ancak kötülüğün, iyilikten daha hızla yaygınlaşabildiği hususunda bize uyarılarda bulunmuyorlardı. İçinde yaşadığımız dönemde, giderek kendimizi, kendimize ait olanlar üzerinden değil, başkaları üzerinden tanımlayarak var olabileceğimize inandırıldık. Bu ise çok hızlı gerçekleşebilen bir imrenme etkisini ortaya çıkarttı. Yokluğun, yoksunluğun arttığı buna karşın varlığın, bolluğun da çoğaldığı bir dönem içerisinde, kitlelerin birbirlerine bakışlarında da büyük bir farklılık ortay çıktı.

Birbirinden kopuk  yeni toplumsal düzen. Orta sınıfın hepten yok olmaya doğru gittiği, en üst ile an alt arasındaki uçurumun zirve yaptığı bir dönem. Devlet erkanı bunu bir an önce görmeli ve acil önlemler almalıdır.

Sokaklarda yaşayan insan sayısının artmasına paralel, başta çocuklar ve gençler üzerinde etkide bulunmakta olmak üzere, hayatın kartları yeniden karılıyor. Ve maalesef dezavantajlı grupların sayısı her geçen gün biraz daha fazla artıyor. Sokaklarda geçici işlerde çalışan, dilenen, kağıt toplayan, fuhuşa zorlanan çocuk ve genç sayısı giderek yükseliyor. Sokakta hissedilen ve özellikle alt gelir gruplarında karşılık bulan bir yoksulluk ve yoksunlaşma eğilimi, tüm toplumsal hayatı etkisi altına almaya başlıyor.

İşte tam bu noktada kurumsal desteğin yetersizliği ve değerlerin yok oluşu daha çok hissediliyor.  Değer yargıları deyince ŞERİAT mı geliyor diye bağırmayı marifet sayanların çoğunlukta olduğu bu toplumda hiç kimsenin sorumluluk almamasına alışkınız.

Adalete olan inancımız azaldıkça, birbirimize olan yaklaşımlarımızda da büyük bir değişim yaşanıyor. Kimsenin bir diğerine güvenmediği buna karşın güveniyormuş gibi yaptığı bir sahte gerçeklik içerisinde sürekli olarak rol yaparak yaşamak durumunda kalıyoruz. Fırsatını bulanlar içinden bulundukları daireden kurtulabilmek için ellerinden gelen her türlü olanağı kullanma yoluna gidiyorlar. Fenomenler, Youtuberler, Güzellik uzmanı diye nam yapanlar…

“Gemisini yürüten kaptandır, Benim memurum işini bilir, Amaca giden her yol mubahtır” vb. Gibi onlarca cümleye eşlik eden bir yozlaşma karşısında hem iyilerin hem de iyiliğin işi bir hayli zor. Ülkemizdeki herkes daha iyi koşullarda yaşamak istiyor, buna karşın emek harcamak, çalışmak, gibi değerler ise kimsenin umurunda değil. Asıl önemli olan nasıl olursa olsun ‘yırtmak’. Daha iyi evlerde oturmak, daha lüks arabalara binmek, daha güzel kadınlarla/erkeklerle birlikte olmak ve gücün yarattığı etki ile etrafımızdakileri dize getirme arzusundayız.

Kişisel güç ve iktidar yolculuğumuz sırasında ise başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere önümüze çıkan herkesi yıkıp geçme gibi de bir alışkanlık giderek kök salıyor.

Hiçbir davranış tek başına gerçekleşmez. Her eylem bir sonraki davranışı tetikleyen bir işarete dönüşür.

 Ahlaksızlığa karşı tepkimiz bir olmalıdır:

“Hayır, bu davranış doğru değil. Buna dahil olmayacağım,”

Değerlerin çözüldüğü ve bireylerin kendilerini koruyabilecekleri savunma mekanizmaları üretemediği yapılarda, kötülük sarsıcı bir biçimde hız kazanır. Çünkü burada kötülüğe eşlik eden başta kıskançlık duygusu olmak üzere, tamah etmeme, intikam alma, nefret etme gibi özelliklerimiz de bulunmaktadır. Kötülüğün sıradanlaştığı bir ortamda ise başta din ve ahlak kurumları olmak üzere bütün geleneksel değer yargıları da erozyona uğrarlar.

Toplumsal çıkarlar, kişisel ikbal uğruna kolayca harcanıverir. Böylesi bir toplumsal iklimde ise ne hayatın ne de ölümün değeri ve anlamı sorgulanabilir bir haldedir.

Sadece son bir ay içeride yaşanılan dramlar ayrı ayrı can yakarken  kokuşmanın niirvanada  olduğu sosyal medya söylem dili ise ayrı dramlara kapı açacak noktalarda!

Narin şehit edildi. 
Anne ve üvey baba 2 yaşındaki bir çocuğu hayattan kopardı.
Polisimiz bir suç makinesi tarafından şehit edildi.
Bir çoban birileri tarafından canice dövüldü. 

Sosyal medya trolüğü yapan ,  hayvandan daha aşağı mertebede olan birileri ise suçluları ; ırk, mezhep veya parti üzerinden konuşmaya başladı.

ÇÖZÜM NOKTASI NEDİR ?

Bilakis, kim güzel niyet ve davranış sahibi olarak kendini Allah’a teslim ederse Rab’ının katında onun mükafatı vardır. Öylelerine korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de.”

(Bakara: 112)

Bu kesintisiz bir süreçtir. Bitiş çizgisi yoktur. Kalıcı bir çözüm yoktur. İyileşme aradığınız zaman bir sonraki darboğazı bulana kadar Davranış Değişikliğinin Dört Yasası arasında dönebilirsiniz. Görünür kılın. Cazip kılın. Kolaylaştırın. Tatmin edici kılın. Durmadan sürekli olarak yüzde 1 daha iyi olmanın bir sonraki yolunu aramalıyız.

Yok edilen değerler ve katledilen insanlık üzerinden bir olmak olmalı çıkış noktamız.

Ortak paydada buluşmak ve yeniden iyi olana sarılmak.

Maddeye değil manaya aşık olmayı cazip hale getirme ortak çabamız olmalıdır.

Burada devlet dediğimiz kutsalın çok hızlı önlemler alması gerekir.

Öncelikle :

1. Mafyatik  sokak çetelerine karşı ciddi önlemler almak.
2. Kolay para kazandığını gündem ederek arsızlığı marifet kabul edenlere dur demek!
3. Eğitimde yeniden bir inşa hareketini öne çıkartmak. 
4. Devletin her kademesine olan güveni artırmayı yeniden görev kabul etmek.
( Liyakat, adalet, hoş görü)

Unutmayalım ;

Küçük bile olsa kaba bir davranış, düşüncesizce söylenmiş bir söz üzüyor, sarsıyor olmalı bizleri…

Yaşadıklarımız adeta bir kabus haline dönüştükçe, kafamızı çevirdiğimiz her yerde daha fazla kötülük görüyor ve daha fazla şiddete maruz kalıyoruz. “Biz eskiden böyle değildik” cümlesine öykünürken aslında bugün yaşadıklarımızı hak etmediğimizi ortaya koymaya gayret ediyoruz. Oysaki daha iyi bir yaşamın yolu öykünmenin ötesinde mücadele etmek, insani değerleri güçlendirmek ve barışçıl bir yaşamın koşullarına destek vermekten geçecektir.
 

{ "vars": { "account": "PASTE_ANALYTICS_ACCOUNT_ID" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }