Ümmetin Arslanı Sinwar

Abone Ol

Yahya Sinwar, iki görüntüsüyle hafızalara kazındı en çok. Bunlardan ilki, bir organizasyonda konuşmasını henüz tamamladığı sırada coşku seline kapılmış halkı selamladıktan sonra susturucu takılmış tabancasını pantolon kemerine mağrur bir edâyla yerleştirdiği görüntüsü. Sinwar’ın işgal güçleri karşısındaki direniş azmini simgeleyen diğer görüntüsü ise, İsrail uçaklarının bombardımanıyla yerle bir olmuş bir binanın yıkıntıları arasında bir koltukta bacak bacak üstüne attığı hâlde çekilmiş fotoğrafı. Bu fotoğrafla; “Binalarımızı, evlerimizi, şehirlerimizi yok edebilir, açlığa, yoksulluğa ve hastalığa mahkum edebilir, her yaştan her gürûhtan insanımızı hunharca katledebilirsiniz ama Allah’a verdiğimiz sözden bir adım bile geri atmayacak, bu mukaddes İslâm beldesi ile beraber bütün ümmetin izzetini kanımızın son damlasına kadar savunacağız.” mesajını veriyordu. Sinwar, sembolleşmiş bu iki görüntüye, üçüncüsünü 16 Ekim’de teröristlerle girdiği bir çatışmada hayatını ortaya koyarak ekleyecekti.

İşgalci teröristlerin Gazze’ye murdar ayaklarını bastıkları ilk andan beri, elinde tüfeği, sırtında hücum yeleğiyle bütün çatışmaların göbeğindeydi. Ne altmışlı yaşlarda olmanın bedenine verdiği yorgunluk, ne Heniye’nin şehadetinden sonra yüklendiği liderlik vasfının gerektirdiği davranış biçimi, ne de başka bir dünyalık kaygı onu cephenin en ön saflarında düşmanla çarpışmaktan alıkoyamıyordu. Gazze Kasabı Netenyahu, en ufak bir tereddütte kubur faresi gibi sığınağına koşar adım giderken o, gözünü daldan budaktan sakınmıyor, içindeki şehadet arzusunu bilemeye devam ediyordu. Yaşlı develer misali yatağında ölme duygusundan hiç haz etmiyor, hatta korkuyordu. Korku duymadığı tek ölüm ise Allah yolunda dini, vatanı ve mukaddesatı için ölmekti. “Düşmanın beni öldürmesi, bana verebileceği en büyük hediyedir.” sözünü sık sık tekrarlaması bundandı. İşte bu karşı konulmaz arzu Sinwar’ı, son bir asırda cephede savaşırken şehit olan tek Müslüman lider yapacaktı.

Takvimlerin 16 Ekim 2024 Çarşamba gününü, saatlerin ise sabahın 10’unu gösterdiği bir gündü. Terörist işgal medyası, halk sefalet içinde can korkusu içinde yaşarken, Hamas lideri Yahya Sinwar’ın ailesiyle Gazze tünellerinde yüksek güvenlik önlemleri altında saklandığı yönünde fitne haberleri yayıyordu. O sırada Sinwar, 2 silah arkadaşıyla Gazze’nin Kuzeybatısındaki Tel Es-Sultan Mahallesi’nde teröristlere zayiat verdirmek için uygun konum arıyor, bu amaçla bir binada konuşlanıyorlardı. Ne var ki, tam o sırada bölgede keşif yapan Amerikan istihbarat aparatlarından biri bir grup insanın bir binaya girdiğini tespit ederek konumlarını terör şebekesi ile paylaşır. İsrail askerleri belirlenen konuma evvela tank ile top atışı yapar. İlk atışta Sinwar’ın 2 silah arkadaşı oracıkta şehit düşer. İlk atışta hafif yaralanan Sinwar, binanın girişinde bir düzenek ile bomba tuzaklayarak ikinci kata çıkar ve düşmanın gelmesini beklemek üzere siper alır. Bir süre sonra binaya girmeye çalışan teröristler bombalı düzeneğe yakalanır ve biri ağır yaralanır. İlk top atışının şarapnel parçaları ile yaralanan Sinwar, uzun sürecek bir çatışmaya girer. Kurşunu bitene kadar düşmana geçit vermez. Saatler geçmesine rağmen içerideki kişiyi ele geçiremeyen teröristler, çareyi top atışlarına devam etmekte bulur. Son top atışıyla ağır bir şekilde yaralanan Sinwar’ın bu hâldeyken bile 2 adet el bombası attığını ve direnmeye devam ettiğini işgal medyasının kendisi bizzat itiraf eder. Ağır yaralı 62 yaşında bir mücahidin savunduğu binaya ancak bir gün sonra girebilen işgal ordusu, ölümüne bir kararlılık ve derin tutkuyla kendilerine direnen bu kişinin Yahya Sinwar olduğunu bu kadar geç anlayacaklardı. Hatta bundan emin olmak için otopsi yapacak, DNA sonuçlarını bile bekleyecekler, Kelime-i Şahâdet için havaya kaldırdığı parmağını dahi onu teşhis etmek için keseceklerdi.

Gazze Arslanı Sinwar’ın şehit olmadan önceki son görüntülerini, daha doğrusu son direnişini bir İsrail dronu çekecekti. Top atışı ve çatışmaların mezbeleliğe çevirdiği evin salonunun duvar dibine çekilmiş bir koltukta dünya hayatındaki son demlerini yaşadığı her hâlinden anlaşılıyordu Sinwar’ın. Tanktan ateşlenen topun şarapnel parçalarıyla sağ kolu feci şekilde parçalanmış, kolundan akan kanlar koltukta dayandığı kolçağı al kana bulamıştı. Kanı durdurmak, biraz daha dayanmak için kolunu demir bir telle sıkı sıkıya bağlamıştı. Bu müşkül hâlde bile boşta duran sol koluyla ele geçirdiği bir tahta değneği kendini görüntüleyen drona fırlatacaktı. Sinwar, drona o değneği fırlattıktan sonra işgal askerleri içeriye bir top atışı daha gerçekleştirir. Anlaşılan o ki o ağır yaralı hâlinden bile ürpermişlerdi. Otopsi raporuna göre başından vurulduğu, bir top mermisinin düşmesi sonucu vücuduna şarapnel parçalarının isabet ettiği, buna ilave olarak uzak mesafeden ateşlenen bir kurşunla hayatını kaybettiği anlaşılacaktı.

İsrail medyası, belki Sinwar’ın karizmasını çizmek belki de onun öldüğüne kanıt sunmak için bu dron görüntülerini büyük bir zafer edâsıyla servis etti. Fakat durum, hiç umdukları gibi gelişmedi. İnsanlar bu görüntülerde, önderlik ettiği arslanlar ordusunun başında, cephede bizzat savaşan bir kahraman gördüler. Hiç de ezik ve yenik bir hâli yoktu. Silah bulursa silah, sopa bulursa sopayla düşmana karşı koyan yılmaz bir kahraman gördüler dronun çektiği görüntülerde. Şehid’in bu son görüntüleri teröristler için aksülamel edince aralarında tartışmalar başladı. Görüntüleri paylaşmakla hata ettiklerini anladılar.

Terör devletinin medyası, ele geçirilen suçlulara yapılan rutin muamele gereği, Sinwar’ın üzerinden çıkan eşyaları da servis etti. Zikir kitapçığı, 99’luk tesbih, uzun namlulu bir silah mermisi, kağıt peçete, bomba tuzaklamada kullandığı elektrik bandı ve bir miktar kağıt para. O yaşta bir insanın üzerinden çıksa çıksa kalp, şeker ve tansiyon ilaçları çıkması beklenir; oysa burada hayatını davasına adamış bir mücahitten söz ediyoruz. Siyonistlerin, cesedine dahi korkarak yaklaştıkları Yahya Sinwar, en ön safta cihat ederken ne zikirden ne de Rabbini tesbih etmekten bir an bile geri durmamıştı.

Terör şebekesi İsrail, halkını en gelişmiş silahlarla katlederken, kurbanlık koyun gibi ses çıkarmadan sonunu bekleyecek biri değildi çünkü. Bunu 22 yıl boyunca işkence ve zulüm altında esir tutulduğu İsrail zindanlarında gösterdiği dirençle zaten ortaya koymuştu. Yiğitlik destanını kanı ile yeniden yazan İslâm cephesinin şanlı kumandanı Sinwar, tek başına bir orduya karşı durarak direnişin simgelerinden biri hâline gelmiş ve “Mü’minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sâdık kaldılar.” ayetine muhatap olduğunu göstermiş olur. Sadece ölümüyle değil, mücadele ve inanç ile dolu yaşamıyla da onu ve halkını yok etmek isteyenlerin nefretini aşmış, ümmete ilham verecek bir kahramanlık mirası bırakmıştı geriye.

Yahya Sinwar, şehadeti ile Yahudi varlığını bir kez daha küçük düşürdü. Beşiklerinde sayısız peygamberin sallandığı ve zeytin ağacı gibi sayısız mücahidin yetiştiği o mübarek yurdun, Siyonistlerin sapık kehânetlerine hiçbir zaman râm olmayacağını direniş azmiyle göstermiş oldu; zira ruhunu Rahman’a teslim etmek üzereyken Yahudi dronuna attığı o sopa sadece ümmetin değil, tüm insanlığın ruhunda öyle bir ümit yeşertti ki Musa’nın Âsâsı’ndaki tesiri uyandırdı âdetâ.

Ümmetin Arslanı Yahya Sinwar, kaleme aldığı vasiyetinin son kısmında bütün hayatını adadığı Filistin davası için şu sözleri sarf etmişti:

Direnişin boşuna olmadığını, sadece atılan bir kurşun değil, onur ve şerefle yaşadığımız bir hayat olduğunu her zaman hatırlayın. Hapis ve kuşatma bana mücadelenin uzun ve yolun zor olduğunu öğretti. Ama aynı zamanda teslim olmayı reddeden halkların kendi elleriyle mucizeler yarattığını da öğrendim. Dünyadan adalet beklemeyin, çünkü ben nasıl dünyanın acımız karşısında sessiz kaldığına şahit olduysam siz de olacaksınız. Adaleti beklemeyin, adalet siz olun. Filistin hayalini kalbinizde taşıyın ve her yaradan bir silah, her gözyaşından bir umut kaynağı edinin.

Bu benim vasiyetimdir; silahlarınızı atmayın, taşlarınızı bırakmayın, şehitlerinizi unutmayın ve hakkınız olan hayalden vazgeçmeyin. Biz burada, toprağımızda, kalbimizde ve çocuklarımızın geleceğinde kalacağız.

Ölümüme kadar aşkla bağlı olduğum Filistin’e, asla eğilmeyen bir dağ gibi omzumda taşıdığım hayale sahip çıkın. Eğer düşersem, benimle düşmeyin; düşürmediğim bayrağı taşıyın ve kanımı bir köprü yaparak, küllerimizden daha güçlü doğacak nesiller için yol açın. Unutmayın ki vatan, anlatılan bir hikâye değil, yaşanan bir gerçektir ve bu topraktan doğan her şehitle birlikte binlerce direnişçi daha doğar.

Eğer tufan döner ve ben aranızda olmazsam, bilin ki özgürlük dalgalarının ilk damlası bendim ve yolunuzu tamamladığınızı görmek için yaşadım. Düşmanınızın boğazında bir diken, asla geri çekilmeyen bir tufan olun ve dünya, hak sahibi olduğumuzu ve haber bültenlerinde sadece birer rakam olmadığımızı kabul edene kadar durmayın.

{ "vars": { "account": "PASTE_ANALYTICS_ACCOUNT_ID" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }