Yargıç Frank Caprio üzerinden algı yönetimi

Abone Ol

Bir süredir pankreas kanseri tedavisi gören dünyaca ünlü Amerikalı yargıç Frank Caprio geçtiğimiz günlerde 88 yaşında hayatını kaybetti. Evrensel bir adalet figürü hâline getirilen Yargıç Caprio’nun ölümü, sadece ülkemizde değil dünyanın dört bir yanında büyük üzüntüyle karşılandı.

Caprio, mahkemede çizdiği “babacan hâkim” imajıyla insanların zihnindeki o ketum, mahkeme duvarı suratlı, ciddi hâkim imajının tam tersi bir profil çiziyordu. Vicdanı ve merhametini konuşturarak verdiği kararlarla insanları zaman zaman gözyaşlarına boğuyor, böylece adaletin ihtiyaç duyduğu örnek bir yargıç karakteri sergiliyordu. Amerikan yargısının huzuruna çıkarılan zanlılara empatik, âdil ve güleryüzlü bir çehreyle nasihat eden Caprio, mevzuata değil, insaf ve merhamete göre hüküm vererek insanlara tepeden bakan kibirli hâkim imajının dışında hareket ediyordu.

Caprio’nun adalet dağıtan tavır ve tarzı hakkında bu kadar emin ve net olmamızı sağlayan şey yargılamalara ait seçilmiş sahnelerin bir show programı kapsamında yayınlanmış olması. Caught in Providence adlı show programında yayınlanan kesitler, sosyal medya platformlarında milyonlarca defa izlendi ve hâlâ izlenmeye devam ediliyor.

Toprağı bol olsun, Frank Caprio’nun babacan ve âdil olduğunda şüphe yok, fakat kanaatimce mahkemedeki bir yargılamanın bir Hollywood prodüksiyonuna dönüştürülerek Show programına konu edilmesinin altında tam anlamıyla bir algı yönetimi yatıyor. Caprio’nun merhamet dolu yargılamalarını izleyen insanların, kendilerini hem sanığın hem de yargıcın yerine koyarak empati kurması ve bunun tabii sonucu olarak da Yargıç Caprio’ya bu adaleti dağıtma imkânı sunan “Amerikan hukuk sisteminin tıkır tıkır işleyen âdil yapısına” hayranlık beslemeleri bu algı yönetimindeki başlıca amaç olarak kendini ele veriyor.

Frank Caprio örneği, Amerikan yargı sistemi içinde olumlu bir figür olsa bile, Caprio üzerinden insanlara aşılanmaya çalışılan algının Amerikan adalet sistemini tek başına temsil edemeyeceğini vurgulamak gerekir. Pek çok olayda örneğini gördüğümüz üzere, Sam Amca’nın Özgürlükler Ülkesi olarak pazarlanan Amerika, işine geldiği zaman yabancı ülke vatandaşlarına ve hatta makbul görmediği kendi vatandaşlarına karşı bile evrensel hukuk ve insan hakları ilkelerini çok rahat bir şekilde ayaklar altına alabiliyor.

Amerika’da eğitim gören doktora öğrencisi Rümeysa Öztürk’ün Filistin’e destek verdiği gerekçesiyle bu yılın mart ayında sokak ortasında yüzleri maskeli ajanlar tarafından yaka paça gözaltına alınması aslında Amerikan hukuk sisteminin istendiği zaman ne kadar gaddarlaşabileceğinin en tipik örneklerinden. Mesele medyaya yansıyıp diplomatik bir krize dönüşene kadar yapılan hiçbir işlemde herhangi bir âdil yargı kararı söz konusu olmadı.

2014 yılında Eric Garner’ı kaçak sigara sattığı gerekçesiyle gözaltına almak isteyen polis, kelepçe takmak için Garner’ın kafasına diziyle bastırmış ve boğularak ölmesine neden olmuştu. Eric Garner’ın son sözleri “nefes alamıyorum” şeklindeydi. Bu iki kelime, patlak veren geniş çaplı protestoların ve hak arayışlarının ana sloganı olmuştu.

18 yaşındaki siyahi Michael Brown silahsız olduğu hâlde beyaz bir polis memuru tarafından öldürüldü. Aynı slogan bu olaydan sonraki gösterilerin de baş sloganı olmuştu. “Nefes alamıyorum” sloganının dünya gündeminde en çok yer bulduğu benzer olay ırkçı polisler tarafından Minneapolis’te boğularak öldürülen George Floyd olayıydı. Çevredeki görgü tanıklarının çektiği 8 dakikalık görüntülere göre Floyd, polislere mukavemet göstermiyor, 4 dakika boyunca polislere boğazını rahat bırakmaları konusunda yalvarıyordu. Neticede Floyd da kendisinden öncekiler gibi ırkçı bir polisin dizinin boğazına uyguladığı baskı sonucunda boğularak can verdi.

Amerika’daki siyahilerle ilgili bu ve benzer vakalardan sonra elbette Amerikan yargısı gereken adli süreçleri başlatıp mahkemelerde yargılamalar yaptı. Fakat şüpheliler, bunca görgü tanığı ve görüntü kaydına rağmen ya kayda değmeyen küçük cezalar aldılar veya aklanıp paçayı sıyırdılar. Bu olaylardan sonra iyice kanıksandı ki Amerika’da siyahilerin mağduriyeti söz konusu olduğunda Amerikan yargısı nefes alamıyordu …

Elbette her ülkenin yargısında masum insanların mağdur edildiği ve suçluların aklandığı durumlar olabilir. Buna Amerika da dahil. Fakat burada dikkat çekmeye çalıştığımız durum, Amerikan yargısının, Yargıç Frank Caprio üzerinden, aslında olduğundan daha adaletli ve hatta sütten çıkmış ak kaşık gibi gösterilmeye çalışılması.

Amerika’nın, ulusal ve evrensel çaptaki algı yönetimlerini yaparken sosyal medya başta olmak üzere çeşitli iletişim organlarını aktif bir şekilde kullandığını hatırlatmakta yarar var. Bu algılar dünden bugüne öyle bir etki ortaya çıkardı ki, bir bakmışız ki Hollywood filmlerinin büyüsüyle zavallı Kızılderililerin vahşi, barbar ve yeryüzünden kaldırılması gereken canlılar olduğuna inandırılmışız. İlkel ve ibtidai şartlarda varını yoğunu ortaya koyarak vatanlarını savunmaya çalışan gariban Vietnamlıları değil de bir bakmışız ki işgalci Amerikalıların tarafını tutmuşuz. Aynı şey Irak ve Afganistan gibi Amerikan gazabına uğrayan diğer tüm mazlum coğrafya ve milletler için de geçerli. Hepsinin temelinde algı yönetimi var.

{ "vars": { "account": "PASTE_ANALYTICS_ACCOUNT_ID" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }