Yarınsızlık Pandemisi

Abone Ol

Müflis tüccar eski defterleri karıştırır derler... El Hak doğrudur! Zira yarınsızlık marazi bir hâl alınca, düne saplanıp kalır akıl gemisi... Geçmişi gelecekten daha fazla konuşuyor olmanın adı mı? Yarınsızlık pandemisi! Bir çırpıda kağıda dökülüverdi lakin yakıştı... İzahını yapmak mecburiyeti yakamıza yapıştı.

Yarınsızlık pandemisi dediysek... Tûlû emel değil elbette... Hayatın kader planında olağan akışına matuf bir yarın kavramı... Yarın bir nar misali... Yarın içine bakın demek belki... Kâh tatlı kâh mayhoş... Artık nasipte ne varsa... Yeter ki kıpkırmızı kabuğunun albenisiyle gönül okşayan narın içini güveler tüketmiş olmasın! Güveler güzel yaratılmış her mahluk gibi... Kelebek safhaları hayranlık hissine gark eder. Bilinmez ki bu güzellik öncesi bir narın içini yer bitirir.

Yarınsızlık... Deyince... Bugünlerin de dünün yarınları olduğunu hatırlamadan geçmek olmaz. Dünlerin dününde saklı üç-beş güzellikle avunarak avare geçirilmiş günlerin yarınlarında tökezliyor olmayalım? Hem dün ya da daha doğru ve kuşatıcı bir ifadeyle mazi... Evet mazi anlayışımız haddinden fazla sakat değil mi? Orta sıklet bir iyiyi "aliyyül âlâ" haline sokarken; kötüyü yahut kusurluyu "def-ü bela" kazanına atıveriyoruz. İşte bu uçlarda gezen manasızlık içinde ayağımızın altından kayıp gidiyor herşey... Mazi ders alınacak koca bir kitap iken... Âkıbeti hüsrana götüren işlerin bahanesi ve/veya binek taşı oluveriyor. Kutup denir durur ya... En sonunda kutuplar da eriyor.

Yarınsızlık... Birazda yalnızlık eseri sanki... Kimsesizlik... Sahipsizlik... Her ikisine tur bindiren bir vaziyet... Dalsız budaksız sivrilip giden meyvesiz ağaçlara öykünen bir yalnızlık... Düpedüz eziyet! Dünden bugüne, bugünden yarına taşıyamadığımız her kıymet... Yalnızlık kulesini yükseltmek için çaktığımız bir çivi değil mi? İşte... Çekiçleştikçe yarınsızlaştığımızın resmi...

Mazi okuryazarlığı çok kıymetli... Hesabi okuryazarlık sadece hüsran devşirir zaman bağından... Hesabilik, pragmatizm denen sefilliğe eş düşer mi aceb? Düşme ihtimali yüksek zira her pragmatik hikayede adı konulmamış bir sefalet yeşerir. Üstelik... Takvimleri zapteden pıtıraklar yeşil olunca mesele hitama ermiyor. Renklere takılıp düşmenin alemi yok!

Yarınsızlık hissi, his olmasına rağmen hissizliğin kapısını açan maymuncuk hükmünde... Hissizlik, ruhu by-pass(!) edip içgüdülere râm eder çaktırmadan... İçgüdü adı üstünde güdülmeye kapı aralar... Manüpülasyon sanatlarının geçer akçe olması buradan neşet ediyor zahir... Lakin bu sanat(!) son tahlilde sadece beyhude bir öfke imâl ediyor. Malum öfke de aklı zail eyliyor. Yazık ki akıl ve gönlün izdivacı bilinmez bir mevsime kalıyor. Klişe bir tabirle, kavuşmayınca aşk oluyor. Hakikaten aşk olsun!

7 Haziran 2012'de Hak katına uğurladığımız üstad Abdurrahim Karakoç'u Fatihalarla yâd ederken, İsyanlı Sükût şiirini yeniden terennüm eyleyip dört mevsim solmayan anafikrine tefekkür aynamızı tutalım... Söz... Ses tellerimizi yormasın... Çiğnemeden yutalım...

{ "vars": { "account": "PASTE_ANALYTICS_ACCOUNT_ID" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }