Yavuz Bülent Bakiler’in Tevfik İleri anısı

Abone Ol

Edebiyat ve fikir dünyamızın hayattaki son çınarlarından Yavuz Bülent Bakiler’i de kaybettik. Sarsılmaz bir milli duruş, manevi ve kültürel değerlere yürekten bağlılık onun 89 yıllık ömrüne sığdırdığı her şeyin ve tüm mücadelenin net bir özeti olarak dikkat çeker.

Yavuz Bülent ile ilk karşılaşma

Onunla ilk ve son karşılaşmam bundan tam 26 yıl önceydi. Üniversiteye yeni başlayan hevesli mi hevesli, yolun başında bir edebiyat öğrencisiydim o sıralar. Milli hassasiyetleri ile tanınan sanatçı, şair, bilim ve kültür insanlarının sık sık uğradığı Fırat Üniversitesi bu anlamda çok bereketliydi o yıllarda. Bu nedenle fakültenin ilan panosunu belli aralıklarla kontrol etmek ve gidilecek etkinlik var mı diye bakmak rutinlerim arasına girmişti. O ilan panosunda bir gün büyük puntolar hâlinde Yavuz Bülent Bakiler’in ismini gördüm. Şair ve yazar olduğu yazılıydı. Öyleyse gitmek icâb ederdi.

Günü ve saati geldiğinde, konferans salonunun ortalarında, kürsüyü tam karşıdan gören bir yere oturup beklemeye başladım. Üstadı dinlemeye gelenler solonu hınca hınç doldurmuş, oturacak yer bulamayanlar salonun iki yanına yığılmış, ayakta bekliyordu. Salonda ara ara yükselen ve milli duyguları bileyici sloganlardan başka, dinleyiciler arasında göze çarpan sarkık bıyıklı gençlere bakılırsa beklediğimiz kişi milliyetçi yönü güçlü biri olmalıydı.

Çok geçmeden Yavuz Bülent Bakiler’in salona giriş yapmasıyla beraber salonda kopan alkış tufanına gençlerin dinmek bilmeyen coşkusu eşlik etti. Neyse ki program sunucusunun sahneye çıkıp mikrofonu kapmasıyla ortalık yatıştı. Konuşmacının biyografisinin takdimi ile teşekkür ve şükran faslının ardından sahne ve kürsü nihayet Yavuz Bülent Bakiler’indi.

Adını sanını daha önce hiç duymadığım ve hakkında bir fikir sahibi olmadığım bu insan, mikrofonu hafifçe önüne çektikten sonra bir miktar yumularak mikrofona biraz daha sokuldu. Ardından sanırım bir saatten fazla bir süre boyunca hiç duraksamadan konuştu. Konuşmasının herhangi bir yerinde takıldığını, yanlış bir kelime telaffuz ettiğini veya anlaşılmayan bir şey söylediğini hatırlamıyorum. O derece akıcı konuşuyordu ki konuştuğu şeyler kulağına fısıldanıyor da bunları yüksek bir vecd hâli ile tekrar ediyor sanılırdı. Her cümlesi veciz, her kelimesi manidâr olan konuşmasını yüksek bir duygu tonuyla gerçekleştiriyordu. Kendisini anlattıklarına bu derece kaptıran ikinci bir hatibi ne o güne kadar ne de o günden sonra hiç görmedim.

Tevfik İleri’nin muhteşem nasihati

Yavuz Bülent Bakiler’in o günkü hitâbında hiç unutamadığım bir şey var. Dediğim gibi, o konuştukça dinleyiciler coşuyordu. Gençlerin aşırı tezahüratı çok abes bir görüntü vermese de ön sıradaki protokolden kelli felli birkaç kişinin üstünü başını yırtarcasına alkışlayıp gençlere eşlik etmesi bir hayli dikkat çekiyordu. Bu abartılı manzara belli bir raddeden sonra Üstad’ın da dikkatini çekmiş olmalı ki, müdahale bâbında merhum Tevfik İleri’den bir hatırasını nakletti. Yavuz Bülent’in orada aktardığı bu hatırayı ayrıntılı bir şekilde hatırlamasam da bu ibretli hatırasını daha sonraki yıllarda da çeşitli yerlerde anlattığı için oralardan tamamlayarak aktaracağım.

Yavuz Bülent Bakiler, 1955 yılında üniversite okumak için Ankara’ya gider. Kendi tabiriyle deli dolu bir gençtir ve her meseleye hissiyatının yönlendirmesiyle yaklaşmaktadır. Hatta “Türk ve İslâm dışındaki bütün kavimleri dize getirmeliyiz” anlayışındadır. Kanının deli gibi aktığı bu delikanlılık evresinde kürsülere çıktığında masaları yumruklaya yumruklaya konuşurdu.

Günlerden bir gün MTTB, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde bir “kahramanlık günü” tertipleyecektir. O, heyecanı ve hitap gücü sayesinde vazgeçilmez konuşmacılar arasındadır yine. Hamaset dozu yüksek konuşmasını yaptığı kürsü yumruklarından bir daha nasibini alır. Alkışlar arasında kürsüden indikten sonra dönemin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri konuşmasını yapmak üzere kürsüye çıkar. Tevfik İleri’nin o gün yaptığı konuşma delikanlılık çağlarındaki Yavuz Bülent’i âdetâ çekip çevirir, delilikten akla ve mantığa çevirir. Yavuz Bülent, onun da kendisi gibi bağırıp çağırarak konuşacağını, Kahramanlık Günü’nün ruhuna uygun bir biçimde yiğitlik çağrıları yapacağını tahmin ediyordu. Daha doğrusu beklentisi bu yöndeydi. Fakat Tevfik İleri, öyle olmaktan çok hastasıyla sohbet eden müşfik bir doktor edâsındaydı.

Vatan için ölmek değil, yaşamak …

Merhum Tevfik İleri, Kahramanlık Günü’ne davet edildiği için çok duygulandığını söyler. Böyle bir günde gençlere ne anlatabileceğini çok düşündüğünü ve en sonunda gençler için bir takım memleket manzaraları çizmeye karar verdiğini söyleyerek sakin sakin anlatmaya başlar:

Çanakkale’ye gitmiştim. Bizi bir köye davet ettiler. Köylü toplanmış ve aralarında bir sözcü seçmişlerdi. Sözcü, kalabalığın birkaç adım önüne çıkarak “Efendim, biz köylü olarak perişanız, çaresiziz. Bize hükumet olarak lütfen yardımcı olun.” dedi. “Nedir derdiniz?” diye sordum, devam etti: “Birkaç senedir köyümüzü sel basıyor.” Neden 30-40 sene değil de birkaç seneden beri sel bastığını sordum. “Efendim, eskiden de sel basardı basmasına ama şu arkada gördüğünüz dağlar var ya…” döndüm, baktım dağlara, “Evet” dedim. “İşte o dağlar eskiden tamamen ormanlıktı. Sel suları o dağlardan gelirdi, ama ağaçlar tarafından yutulurdu. Ağacın kıymetini bilemediğimizden o dağları tamamen kel hale getirdik. Dolayısıyla o dağlardan gelen sular da toprak tarafından çekilmediği için sel felaketleri olmaya başladı. Sel, her yıl elimizde avucumuzda ne varsa alıp götürüyor.” dedi.

Şimdi bir başka manzara çizmek istiyorum. O köyden çıktık. Bizi Çanakkale’de, Çanakkale Savaşı’nın yaşandığı bölgeye götürdüler. 253 bin şehit verdiğimiz, tarihimizin en büyük muharebelerinden birisi orada geçmiştir. İşte orada mevzileri gezerken bir haber geldi; üniversite talebelerinden bir grup genç benimle konuşmak istiyorlarmış. Kabul ettim, geldiler. Onlar da aralarında bir sözcü seçmişlerdi. Sözcü öne çıktı. Elinde kırmızı sıvı dolu bir şişe vardı. “Nedir o?” diye sorunca, “Bu şişedeki kan.” dedi. “Efendim, bu kanı damarlarımızı kesmek suretiyle toplayıp bir araya getirdik. Şimdi bizim için hayatlarının baharında toprağa düşen şehitlerin manevi huzuruna çıkıp, siz bize hür bir vatan bırakmak için hayatınızın baharında toprağa düştünüz, günün birinde vatan bir tehlikeyle karşılaşırsa biz de sizin gibi vatan uğruna hayatımızı feda edeceğiz, diyerek yemin edeceğiz. Sonra bu şişedeki kanı, onların toprağa akmış kanlarının üzerine serpeceğiz.” dedi.

O delikanlıyı dinledikten sonra çok heyecanlandım. Bugün burada duyduğum heyecanı duydum. Daha sonra o köylülerin sözleri aklıma gelince, sormaktan kendimi alamadım: “Hepiniz çok asil duygular içerisindesiniz. Hepinizi tebrik ederim, fakat lütfen söyler misiniz, hangi biriniz bu vatan toprağına bir tek fidan ağaç diktiniz? Bu vatan toprağına bir tek fidan diken lütfen bir adım öne çıksın.” Kimse öne çıkmadı. Anladım ki Çanakkale’ye kanlarını serpmeye gelen bu delikanlılar, hayatlarında bir tek fidan bile dikmemişlerdi vatan için.

Genç arkadaşlarım! Şimdi biz bu salondan dışarı çıkalım. Kızılay’a giden, Ulus’a giden birtakım insanlar göreceğiz. Onlara soralım; “Bu vatanı seviyor muyuz? diye soralım. “Evet, vatanımı çok seviyorum.” diyecekler. Hemen ikinci sorumuzu soralım: “Peki bu sevdiğiniz vatan uğruna neler yaparsınız?” Yüzde yüz şu cevabı alacağız: “Gerekirse bu vatan uğruna ölürüz!”

Arkadaşlar, biz bin yıldan beri bu vatan için ölüyoruz. Yeter artık yeter, yeter!!! Çanakkale’de öldük. Galiçya’da öldük, Kafkasya’da öldük, Yemen’de öldük. Biraz da bu vatan için yaşamasını öğrenelim. Kuzeyimizde bir millet var. O milletin Ay’a füze gönderen bir medeniyeti var. Ben bunların hiçbirisinden korkmuyorum. Ama Allah göstermesin, bu memleketin ormanlarının başına bir bela gelirse, on tane Kızıl Rus ordusunun yapamayacağı korkunç tahribatı orman yokluğu bu milletin başına getirebilir.

Bu nasıl bir vatan sevdasıdır ki, bir taraftan uğrunda ölmeye hazır olduğumuzu söylüyoruz, öbür taraftan da ormansızlık yüzünden her yıl Kıbrıs kadar toprağımızı sulara kaptırıyoruz? Demek ki, biz vatanımızın başındaki felaketleri bilmekten aciziz. Ancak ve ancak medeniyetimizi yükselterek bizden sonraki nesillere güzel bir vatan bırakabiliriz. Bu da ölerek değil, yaşayarak olur. …

Yavuz Bülent’in dönüşümü

Tevfik İleri’nin bu nasihatlerini dinleyen Yavuz Bülent, bu bakış açısından çok etkilenir ve hak verir. Ruh ve fikir dünyasında gerçekleşen dönüşümü “İşte o gün orada, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin salonunun çatısı başıma çöktü sandım.” diyerek anlatır. Kendi kendisine, “Bu adam doğru söylüyor Yavuz Bülent! Vatanı sevmek, bağırmak çağırmakla olmaz. Dizini kır, otur ve oku. Yoksa kaş yapıyorum derken nice gözler çıkarabilirsin!” diyerek bakış açısını ve tarzını değiştirmeye karar verir.

Bu dönüşümünü anlatırken şu tespitlere de yer verir Yavuz Bülent Bakiler:

Ve şunu belirteyim ki; o hadiseden önce bir topluluk karşısında beş dakikadan fazla konuşma kabiliyetim yoktu. Üstelik bir hukuk talebesi idim. Ama ondan sonra çok şey değişti. O gün deli dolu hareketlerden vazgeçerek daha serinkanlı ve mantıklı hareket etmeye ve meseleleri titizlikle ele almaya başladım. O hareket tarzımız aynen devam etseydi belki de nice gözler çıkaracaktık. …

{ "vars": { "account": "PASTE_ANALYTICS_ACCOUNT_ID" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }