KÜÇÜK CEMAAT FETÖ'YÜ YENDİ

KÜÇÜK CEMAAT FETÖ'YÜ YENDİ
ABD’nin dünyaca ünlü mafya lideri Al Capone’nin adını duymayan yoktur. İtalyan asıllı bu mafya lideri 1920-1933 yılları arasındaki ABD alkol yasağından yararlanarak güçlendi. 1929'da Amerikan ekonomisinin zor günler yaşadığı Büyük Bunalım dönemindeki fırsat-lardan yararlanarak gücünü arttırdı. Ve zamanla devlet içinde devlet haline geldi, adeta hükümet gibi devletin bütün mekanizmalarında söz sahibi oldu. Devlet, ABD yönetimi, herkes onun kim olduğunu çok iyi biliyor ama hiç kimse ona bir şey yapamıyordu. Çünkü kanunarı herkesten iyi biliyor, hukuki açıklardan da en iyi o yararlanıyordu. Zaten pek çok savcılar, yargıçlar, avukatlar parayla, şantajla Al Capone’nin emrindeydi.
İşte bu yıkılmaz, sarsılmaz suç imparatoru işlediği cinayetlerden, tehditlerden, şantajlardan değil, basit bir suçtan “ruhsatsız silah taşımaktan” ve “vergi kaçırmak-tan” hapse atılabildi, bu da onun sonu oldu.
Kartvizitinde “İkinci El Mobilya Satıcısı” yazan, mafyayı devlet içinde kadrolaştıran, pek çok vali ve belediye başkanını, emniyet mensubunu, yargının bir kısmını emri altına alan, ABD Başkanı Hoover’le bile dostluk kuran, komünizme karşı mücadele eden, Büyük Bu-nalım’da sendikaları sindiren Al Capone, Ajan Eliot Ness’in soruşturma açtırması ve Frank Willson’un da vergilerini kontrol etme çalışması başlatmasıyla beklenmedik sona geldi.
Elbette hakimlere rüşvetlerle, tehditlerle bu basit davadan sıyrılmaya çalıştı ancak Eliot Ness’in Dokunulmazlar ekibi buna fırsat vermedi ve Al Capone 11 yıl hapis ve varlığıyla orantılı para cezası almaktan kurtulamadı. Meşhur Alkatraz Hapishanesi’ne gönderirilince dış dünyayla bağlantısı kesildi. Gerçi hapishanede 5 yıl kaldı, şartlı tahliye edildi ama bu süre içersinde kurduğu mafya dağılmıştı, kalan mafya mensupları ise birbirleriyle savaşıyordu. Bunalıma girdi, akli dengesi bozuldu, 1947 yılında da öldü.

FETÖ GİBİ DEV BİR ÖRGÜT
Kırk yıl boyunca büyüyen, gelişen, zenginleşen, devletin her kademesinde kadrolaşan FETÖ, en parlak dönemini AK PARTİ iktidarı döneminde yaşadı. AK PARTİ’den öncekiler zaten, gerek ANAP, gerek DYP ve gerek Ecevit’in DSP’si FETÖ’yü kollamışlar, “Erbakan’a karşı panzehir” düşüncesiyle gelişmelerine, büyümelerine katkıda bulunmuşlardı. TSK hariç, hemen bütün iktidarlar ve medya kuruluşları, “Atatürk’ü de sevdiğini” söyleyen, “gerici Erbakan’a mücadele eden”, Türk Okulları’nda “Atatürk posteri asan, İstiklal Marşı söyleten” cemaate hoşgörüyle bakıyor, maddi manevi destek oluyordu. AK PARTİ kurulunca ve iktidar olunca, “her iktidarı desteklemek” stratejilerinin ötesine geçmişler, “Erbakan’la mücadele eden cemaat” bu sefer “Erbakan’ın talebelerinin kurduğu” AK PARTİ’nin sadece destekçi-si olmamışlar, “iktidar ortağı” olmuşlardı.
Bu iktidar ortağı, yargıda ve emniyette kadrolaşmalarını daha da güçlendirince, kendilerine her zaman ters bakan TSK’ya, Balyoz, Ergenekon operasyonları yapmış, dahası ulusalcı, Atatürkçü, solcu yazarları da Odatv davasıyla Silivri’ye göndermeyi başarmıştı. Hem TSK’nın itibarını sarsmışlar, hem de çok güçlü bilinen yazarların cezaevine atılmasını sağlamışlardı.
ARTIK KİMSE YIKAMAZ DERKEN
En meşhur yazarların hapislere atılması, gazetelerinden kovulması, Generallerin ağır cezalar alması, Türkiye’de çok insanı korkuttu, sindirdi. Bu cemaatle baş edilmezdi. Daha düne kadar cami kapılarında kaset satan cemaat, hükümetten daha iktidardı. Hükümette, yargıda, emniyette, milli eğitimde, maliyede asıl iktidar onlardı.
Ancak Dersane olayından sonra FETÖ-Hükümet arasında kavga başladı. FETÖ’nün dişe dokunur bir tabanı yoktu ama en kritik yerlerde en güçlülerdi. Hükümete 17-25 Aralık operasyonu yaptıklarında, gerçek iktidar olacaklarına kesin olarak inanıyorlardı. Başarılı olsalardı, “Erdoğan’ı mahkum edecekler, yerine kendilerinden birini” koyacaklardı. Ellerinde “Yolsuzluk” gibi güçlü argümanları vardı ve parti tabanı Fetö’nün hakim olacağı AK PARTİ’den kopmayacaktı. Bütün bunları da bir ay içinde gerçekleştireceklerine inanıyorlardı.
Ancak bilindiği gibi Erdoğan önce operasyonları yapanları bir şekilde görevden aldı, yolsuzlukla suçlanan bakanları yargılanmaktan kurtardı, süratle hükümet içindeki Fetö’cüleri temizlemeye başladı. Ardından da seçim boyunca FETÖ’ye karşı büyük bir savaş açtı. FETÖ seçimde CHP’yi desteklemek zorunda kaldı. Ancak cemaati itibarsızlaştıran Erdoğan, seçimi büyük bir farkla kazandı, ayrıca FETÖ’nün dişe dokunur bir tabanı olmadığını da gösterdi. Cumhurbaşkanlığı seçimini de kazanınca, zaferini daha da pekiştirdi.
30 mart seçimlerinden bu zamana Erdoğan FETÖ’nün peşini bırakmadı. Meşhur kinciliğiyle, hemen her konuşmasında FETÖ’ye yüklendi. “Kırmızı Kitap’a alınacaklarını, yargılanacaklarını, asla cezasız bırakmayacaklarını” söyledi durdu. FETÖ’ye yönelik zaman zaman operasyon yapıldı ama çoğu salıverildi. Her operasyon sonuçsuz kalınca, FETÖ’nün, “Fuat Avni’lerin, Ekrem Dumanlı’ların, Baransuların” özgüveni arttı, “Bize bir şey yapamazlar” duygusu yaygınlaştı. Zaten muhalefet partileri kendilerinden yanaydı, Ergenekon-Balyoz da-valarında mağdur ettikleri insanların bir kısmı bile Hükümete karşı onların yanındaydı.

BEKLENMEDİK TAHŞİYE DAVASI
Ama 14 Aralık operasyonunda, Al Capone’nin basit bir suçtan yakalanması gibi bir durum yaşandı. Belki herkes daha neyin ne olduğunu bilmiyor, ciddiyeti kavrayamıyordu ama FETÖ ilk kez, hem de hiç beklenmedik bir noktadan kuyruktan yakalanmıştı.
Beklemedikleri, belki de aklından hiç geçirmedikleri noktaydı, Tahşiye Davası..
Tahşiye Grubu diye bir şey yok aslında ama böyle adlandırılan grup, “minik sayılabilecek bir Risale-i Nur cemaati”. Tahşiye ise, Cağaloğlu’nda bu cemaate ait fazla da kitap yayınlamayan bir yayınevinin adı. Bu Nur cemaatinin Rahle, Cihangir ve Semendel yayınevleri de var. Fakat neredeyse pek faal sayılmayan bu yayınevlerinde en çok Tahşiye Yayınları kitap yayınlamış, onun da fazla sayıda kitabı yok.
Nur Cemaatlerinin içinde sayısal olarak en küçüklerinden olan Tahşiye grubu, “Said Nursi’nin ilk talebesi Hulusi Yahyagil’in yolunda gidenler” aynı zamanda. “Molla Muhammed” diye bilinen Mehmet Doğan, 76 yaşındaydı ve Hulusi Yahyagil’in talebesi. Nurcuların çoğunun bile varlığından haberdar olmadığı bu minik cemaatte meşhur insanlar da yoktu. Belki bir zamanların en cevval Yeni Asya yazarlarından Mustafa Kaplan, Burhan Bozgeyik ve Bünyamin Ateş bilinen isimlerdir ama onları tanıyanların çoğu bu üç ismin bu cemaatte olduğunu bile bilmez. Bu arada Molla Muhammed her defasında bir cemaat oluşturmadığını, İslamiyet’te tek cemaatin Camii cemaati olduğunu her platformda belirtmekteydi.
1990’da Yeni Nesil-Yeni Asya cemaatlerinin ayrılıklarında Mustafa Kaplan, Bünyamin Ateş ve Burhan Bozgeyik Mehmet Kutlular tarafında yer aldı ve yeniden kurulan Yeni Asya gazetesinin en gözde yazarları oldular. Mustafa Kaplan, polemikleriyle ve sert yazılarıyla gazetenin en çok okunan yazarıydı. O dönem yeni yükselmekte olan Refah Partisi, Erbakan, Erdoğan en sert eleştirdiği konulardı. RP-MHP-IDP ittifakında da ittifaka yönelik ağır yazıları vardı. Bu üç yazar, zaten “Demirel’i övmek-Erbakan’ı yermek” anlayışında olan Yeni Asya’nın vazgeçilmez yazarlarıydı.
Ancak bir süre sonra Mehmet Kutlular ile yolları ayrıldı ve gazeteden kovuldular. Kendileri gibi kovulan Mesut Zeybek adında bir arkadaşla İttihad Yayınları’nı kurdular. Zamanla Mustafa Kaplan Akit, Burhan Bozgeyik Milli Gazete yazarı oldular. Bünyamin Ateş ise RP’nin kazandığı ilk belediyelerden olan Güngören Belediyesi’nde çalışmaya başladı. Bir zamanlar Yeni Asya’da iken “İşte MSP” broşürünü hazırlayan ve bu broşürde “ayran içmekte” olan MSP milletvekili Korkut Özal’ı sanki “içki içiyormuş” gibi yayınlayan, nurcuların meşhur yazarı Hekimoğlu İsmail kızıp “İçki içmeyen bir müslümana içki içiyormuş gibi resim basmak İslam’a sığar mı?” diye telefon açtığında, “Seçimden sonra tövbe ederiz abi” diye cevap veren Bünyamin Ateş, şimdi Güngören belediyesinde RP’nin icraat broşürlerini hazırlıyordu. Bir dönemin en azılı RP düşmanı Mustafa Kaplan ile Burhan Bozgeyik ise RP’nin yayın organla-rında yazıyorlardı.
Bu üç yazar, İttihad Yayınları’ndan da ayrıldılar ve Tahşiye Yayınlarının cemaatine girdiler. Muş’ta yaşayan Molla Muhammed’in küçük cemaatinde mütevazi katkılarda bulunuyorlardı. Tahşiye Yayınları’nda Risale-i Nurlarla ilgili kitaplar vardı. Bu cemaat, Fethullah Gülen’in Dinler Arasında Diyalog projesinden rahatsızdı ve Mehmet Doğan bu konuda bir kitap yazmıştı.

FETHULLAH GÜLEN TAHŞİYE’DEN BAHSEDİNCE
İşte bu küçük Nur cemaati, 2009’da Fethullah Gülen’in sohbet konusu oldu. “Adına Tahşiye derler, silah koyarlar, örgüt olarak tanınırlar” gibi sözlerin geçtiği bu sohbet 6 Nisan 2009’da FETÖ’ye ait herkul.org sitesinde yayınlandı. Ardından Zaman gazetesinde bu konuyla ilgili haber yapıldı, yazılar yazıldı. Yetmedi, Samanyolu televizyonunda yayınlanan Tek Türkiye dizisinde, hiç de alakası yokken 64. bölümde, “Tahşiye diye bir örgütten” bahsedildi. Karanlık güçlerin Tahşiye adını verdiği bu örgüt, “silahlı bir dini örgüttü ve Ergenekon ile bağlantılıydı”. Dizinin 66. bölümünde ise karanlık adamlar şunu diyorlardı: “Tahşiye örgütü deşifre oldu ama ona bir isim buluruz, Rahle örgütü deriz.”
Rahle, küçük cemaatin Tahşiye yayınlarından sonra ikinci yayınevinin adıydı. Küçük cemaatin her iki yayınevinin adı da, Ergenekon’la bağlantılı dini terör örgütü olmuştu.
Tabii bu iddia, dizide ve gazete yazılarında kalmadı; gerçekten de iddianameye dönüştü. FETÖ terör örgütünün savcıları, Fethullah Gülen’in bahsedişinden, Zaman gazetesinin yayınlarından ve Tek Türkiye dizisinde konu edinmesinden sonra, Tahşiye Örgütü iddianamesi hazırladılar ve operasyon yapıldı. Elbette örgüte yapılan baskınlarda silah da bulundu. Bahsettiğim üç yazardan en sakin, en efendi biri olan Burhan Bozgeyik’in kayınpederine ait Risale-i Nur dershanesin de bile bomba bulundu.
Tahşiye Örgütü’nün adı değişti, “El Kaide örgütü” oldu ve bu örgütün mensupları yargılandılar, Mehmet Doğan ile Mustafa Kaplan 17 ay hapiste kaldılar. Suç bulunamadığı için 17 ay sonra beraat ettiler. Suç bulunamadığı gibi, “bombaların, silahların üzerinde polislerin izi bulundu.”
Küçük cemaatin yaşadığı haksızlığa karşı yapabileceği bir şey yoktu. Silahların üzerinde polislerin izi çıkmasına rağmen 17 ay yatmışlar, sonra da çıkmışlardı. Belki buna bile şükrediyorlardı. Çünkü kendilerini içeri attıranlar, iktidarın içindeki asıl iktidardı ve devletin tüm zerrelerine işlemiş hainlerdi.
Ancak, 17-25 Aralık operasyonundan sonra şikayette bulundular. Hükümetin de aradığı işte buydu. Cemaat aleyhinde hukuki delil olabilecek bir olay ve polislerin silahlardaki izi vardı. Polislerin izi, bu operasyonu ciddi sonuçlara götürdü ve kuyruğundan yakalanan FETÖ için sonun başlangıcı oldu.
Tahşiye davası, FETÖ’yü ortaya çıkaran önemli bir davadır ve arkası çorap söküğü gibi gelmiştir.
Unutulmaması gereken bir gerçek vardır….
Bu dünyada iki şey asla gizlenemez; Biri yalan Biri gerçek… Yalan ve iftirayla başlatılan Tahşiye davası gerçek doğrular ortaya çıkınca FETÖ’nün sonu oldu ve Türkiye’de ilk defa FETÖ silahlı Terör Örgütü olarak yargılanmaya başlandı….

Kemalettin TOPDEMİR
Güncelleme Tarihi: 13 Temmuz 2018, 10:00
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER