Motorumla kadim taşların arasından geçerken, sanki sadece bir coğrafyada değil; bir hatıranın içinde ilerliyordum.
Olba krallığının taşları susuyordu ama kokuların imparatorluğu hala hüküm sürüyordu..
Masmavi Akdeniz’in tuzlu nefesi…
Limon çiçeklerinin ayıltan kokusu…
Antik kentin taş aralarında gezinen zaman…
Ve birden…
Yörük obalarından kalma, bazlamanın o tanıdık kokusu…
Bu topraklar, insanın fıtratına ait bir şeyi saklıyordu sanki.
Ve o saklı olan, bir mıknatıs gibi çekiyordu insanı kendine…
Derken…
Yolun kenarında bir zeytin gölgesi.
Önünde tahta bir masa.
Üzerinde kaneviçe bir örtü.
Ve örtünün üstünde deste deste dağ çiçekleri…
Mor sümbüller…
Papatyalar…
İsimsiz ama tanıdık çiçekler…
Arkasında Elif abla.
Sırtı denize dönük.
Yüzü dağlara…
Akdeniz kadar sakin doğal ve oralı!
Cennet- cehennem yolu kenarında, bin yıldır oradaymış gibi.
Ne satıcı…
Ne pazarlamacı…
Sadece “orada olan” sizi çiçeklerle buluşturan biri…
“Ne verirsen gardaşım…” dedi.
Çiçeklerin adını sordum.
Cevapları kısa, sade, hakikiydi:
“Şu mor sümbül… şu papatya,şu dağ çiçeği… kokla, güzeldir…”
Eliyle değil, sanki kalbiyle uzattı bir çocuk saflığı ve masumiyeti ile demetleri, fıtratı korunmuş bir Hazreti İnsan....Üstad Bülent Denizin ifadesi geldi aklıma ' İnsan Fıtratla karşılaşınca titrer Koca Reis' demişti .
Elif abla fıtrarttı ve biz ne kadar uzak düştüğümüzü bu aynada gördük..
Ellerine baktım…
Çatlak… kınalı… mahir…
Toprağın dilini bilen eller…
Zamanın içinden geçip gelmiş eller…
Her demet ayrı ayrı özenle hazırlanmıştı.
Sümbüller bir yerde… papatyalar bir yerde…
Hepsi düzenli… hepsi emekli…
Ama sonra…
Yüzlerce demetin arasından birini çıkardı.
Diğerlerine benzemiyordu.
Karışıktı…
Boyları eşit değildi…
Bir düzeni yok gibiydi…
Ama içinde başka bir şey vardı.
“Bunu da bizim bir gonşu garı var… o topladı…” dedi.
“Bunu da alır mısın?”
Belli ki
O çiçekler onun değildi.
O demet… emanetti.
Ve nedense…
En güzel, en kıymetli olan oydu artık benim için.
“Onu da alayım,” dedim.
Parayı verdim.
Önündeki boş plastik yoğurt kabının kapağını açtı.
Paraları içine koydu.
Sonra…
Bir an durdu.
Elini tekrar uzattı.
O demetin parasını diğerlerinden ayırdı.
Önce yeleğinin cebine koymak istedi…
Olmadı…
Çıkardı…
Katladı…
Avucunun içine aldı…
Ve sıkıca tuttu.
Çünkü o para… onun değildi.
Emanetti.
İşte o an…
Bu toprakların hâlâ neden ayakta olduğunu anladım.
Ne taşlar…
Ne şehirler…
Ne tarih…
Bu toprakları ayakta tutan şey,
Elif ablanın o avucunda sıktığı emanetti.
Ve ben…
Elif’i biraz daha öğrendim...
Sayfalarca okursunuz
Bir kitabın söylediğini sade bir 'Elif'ten öğrenirsiniz...
"Elif okuduk ötürü,
Pazar eyledik götürü;
Yaratılanı hoş gördük,
Yaratandan ötürü." Yunus Emre