Muhammed Köse'nin söz konusu yazısı şu şekilde:

Eski ve malum bir hikayedir. İşçiler paydos vakti yaklaşırken ustalarına seslenirler; “Usta yaptığımız duvar yıkılıyor!”. Usta gayet rahat bir cevap verir; “destek olun, biz gidinceye kadar ayakta kalsın”.

Eskiyen ya da bir sahtekâr eliyle eksik yapılan binalar, en zayıf yanına doğru yıkılır. Sağlam gibi görünse de yıkılması planlanan binaların ana kolonlarına dinamit yerleştirilir. Modern zamanlardayız; yığma binalar değil sağlam betonlarla uzun ömürlü ler yapılır. Ya da öyle sanılır.

Hayata dair kurguladığımız bütün işler bizim ellerimizle yaptığımız birer inşaat gibidir. Temellerinden tavanlarına ve çatılarına varıncaya kadar, bizim eserimizdir bu. Sıvasını da boyasını da biz yaptığımız gibi, satışını ve müşteri çekmek için reklamını da biz yaparız.

Malzemeden çalanlarımız olduğu gibi, binasının bazı parçalarını hiç inşa etmeyenlerimiz de vardır. Yerel bir alışkanlık olarak çatısız beton damlar inşa ettiğimizde, soğuktan ve sıcaktan pek bir rahatsız olacağımız kesindir ama imkanlar bu kadardır.

Eserlerimizi ya da kendimizi pazarlarken, dilimizdeki maharete oranla artar fiyatımız. Pek tabii bulunduğumuz çevre, yanımızda yöremizde dolaşanlar, dost ve arkadaşlarımız hep fiyata etki eden faktörlerdir.

Bu anlamda, her birimiz mahir birer müteahhit ya da kıvrak dilli bir emlakçı gibiyiz. Satışlarımıza karşılık para değil; övgü, sevgi ve saygı isteriz. Namımızın yürümesi pek değerlidir, para ile ölçülmez.

Bu sırada yanımızda bize destek olarak ayakta durmamızı sağlayan dost ve kardeş binaları da satışa getirme ihtimalimiz hep vardır. Ya kendimizi başka bir müteahhite daire karşılığı vermişizdir ya da bizzat kendimiz yaptıklarımızı yıkıp yeniden inşa etmek istiyoruzdur.

Bütün mesele, bu işlem sırasında dost ve arkadaşlarımızın istinat duvarlarını çökertmemektir.

Duymuşsunuzdur haberlerden, yeni bir bina inşa edeyim derken, yanı başındaki binanın temellerini oyarak çöküşüne sebep olan basiretsiz ve umarsız işleri…

Oysa biz Mü’minler, saf saf duranlar olmalıydık, bir tarağın dişleri gibi aynı yöne, aynı güç ve kararlılıkla yürümeli, bozulan ve dağılan ne varsa düzenlemeliydik, düzenleyecektik, adil bir düzen kurmalıydık, kuracaktık.

Telefon kullanımı televizyon izlemeyi üçe katladı Telefon kullanımı televizyon izlemeyi üçe katladı

Kırılan tarak dişlerinin nelere mal olacağını hiç hesap etmedik! Farkında bile olmayacağımız sıkıntıları kendi ellerimizle çağırmaktı bu, ama aldırmadık.

Dostluk ve kardeşlik gibi mefhumların içini boşaltıp bundan da hayvani bir zevk aldık. Aldattığımız, sattığımız veya yarı yolda bir kenara attığımız arkadaşlıkların bizi payidar etmeyeceğini yaşayarak öğreneceğiz, öğreniyoruz. Bunu kendimize itiraf edip bir yön değişikliğin gitmeye ise ne cesaretimiz ne de kuvvetimiz kaldı.

Belli ki yaşlandık!

Atalar, mumların dibini aydınlatmadığını bir idrak olarak aktarmışlardı ama artık o mumlar eridi ve ateşleri dibinde duranları yakıyor.

Binalar yığma değil betonarme ama ilk sarsıntıda yıkılıyor bir yana doğru, dostun olmadığı yan en zayıf yan oluyor. İstinat duvarları dost sandıkları tarafından devrilenler ayakta kalamıyor.

Tabii ki umutsuz değiliz, olamayız!

Ne kadar zayıf olsa da yeni tekniklerle tamir edilen binalar baya uzun süre ayakta kalıyor. Dost ve arkadaş boşluğunu, hayal ve rüyalarla doldurmak mümkün değil ama avunmaya yetiyor. Yine de esen ilk rüzgârda yanınızdan uzaklaşan ya da sizi uzaklaştıran arkadaşların dost olmadığı gerçeği, dişlerini göstererek iğrenç bir şekilde sırıtıyor.

Bizler eski ve yığma binalar gibiyiz, yanımızda destek olacak dostlarımız olmadan ayakta kalamıyoruz. Bu gerçeği görerek, yan binalara doğru gelen yıkım ekiplerini, savrulan kepçeleri görmezden gelemeyiz. Ya da geliriz ve mukadder olan bizim de başımıza patlar, yer ile yeksan oluruz.

“Kim seni darda ve iyi gününde karşılık beklemeden sever, öfkeli ve sevinçli halinde sana kötülük beslemeden tahammül ederse o gerçek dosttur.” (İbn Hazm)