İyilerin terkettiği her alan, kötüler tarafından doldurulur

İyilerin terkettiği her alan, kötüler tarafından doldurulur
Bir şeyin yaygınlaşması üzerine konuşulduğunda, değer yitimi (ucuzlama) ile hızlı kirlenme kelimeleri kendiliğinden söze dâhil olur.

Filhakika, tasavvufî ana akım olarak Nakşibendilik’te, Rabıta’nın herkesçe başvurulabilir hale getirilmesiyle, şeyhlik müessesesinin mekân ve zamanla tahdidi kırılmış, isteyen herkesin şeyhe uzaktan bağlanması ve ilişki kurması mümkün olmuştur.

Bununla birlikte, sohbet ve şeyhin hallerini taklit geleneği kaybolmaya yüz tutarken, yine uzaktaki (hatta ötedeki) şeyhe dair uydurma rivayetler de giderek efsaneye tahvil olunarak, şu meşhur hâl bilgisinin yerini almıştır.

Bu süreç içinde, örneğin Rabıta’da şeyh fotoğrafının kullanılmasıyla, bilinerek ya da bilinmeyerek Hristiyanî ikonografiyle kurulan temasın dinî sorgulaması yapılmamış, bilakis mezar ekonomisinin giderek baskın hale gelmesi, şeyhlere ilişkin araç ve gereçlere kutsiyet atfedilmesiyle, tasavvuf adeta tek ürünü hurafe olan bir meraya dönüştürülmüştür.

Bu ilk bakışta yapısal açıdan da normaldir. Çünkü din (şeriat) bir kültür değildir. Dolayısıyla hurafe dinden kaynaklanmaz, ancak kültür dine değgin metafizikten neş’et edebileceği için, doğrudan o hurafenin kaynağı haline gelebilir.

Gerçi, hurafenin gemi azıya aldığı noktada İslâm ümmetinin Sünnet konusundaki duyarlılığının arttığı da bir gerçektir. Nitekim zikrettiğimiz yaygınlaşmaya tabi olarak hurafenin artması karşısında yeni tepkiler de şekillenivermiştir. Örneğin Mevlânâ Halid-i Bağdâdî’nin gelişi ve İmam Rabbânî’ninkinin devamı sayılabilecek çabası bu cümledendir. Üstelik onun gayreti, hurafeyi vesile edinerek Sünnî kamuyu zaafa uğratmak isteyen Vahhabîliğin ortaya çıkışına denk gelmesi bakımından, siyasî (birleştirici) bir misyon da taşımaktadır.

Son dört yazıdır en genel hatlarıyla çerçevelemeye çalıştığımız tasavvufla (İslâm metafiziğiyle) ilgili sürecin, bugünkü durumu ise malumdur.

İmam Rabbânî’den sonraki tasavvufi metinlerin çok büyük bir bölümü tasavvufî ahlâkın ve ilgili âdâbın hatırlatılmasından öteye geçememiş, her şeyden önce mevcudun eleştirisini zorunlu kıldığı için yeni bir fundamental ihya gayreti de zaten söz konusu olmamıştır.

Osmanlı’nın yıkılışında etkili gördükleri cehaletten en büyük payı ona yüklemeleri nedeniyle, İslâmcıların kalem oynatmaya talip olmadıkları ve boşalmasından bir tür memnuniyet duydukları tasavvufî tefekkür alanı, halihazırda yarım akıllı şeyhlerle, bunları kendi gönüllerince sevk ve idare etmeye çalışan engin bilgili(!) gazeteci hampaları tarafından doldurulmaktadır.

Tasavvufla ilgili akademik çalışmaların varlığını inkâr etmek elbette mümkün değildir. Ancak bu çalışmalar, ilgili malumatın açığa çıkarılmasından, bilgilerin kayıt altına alınmasından ibarettir ve bunlardan imaen de olsa bir ihya teklifi beklemek mümkün değildir.

Dolayısıyla, konuyla ilgili ilk yazımızın başlığı olan “Yeni tasavvuf neyi yenileyebilir?” sorusu öncelikle bu manada bir arayışı ifade etmektedir.

Eskisine göre, modern metafiziğin, tinselliğin biyo-fizyolojik işleyişini de tazammun ederek, Bergson, Jung, Husserl, Heidegger, Deleuze... vd. üzerinden kat ettiği mesafe ortadadır.

Bunlardan bakıldığında, “tasavvuf hâl bilgisidir” tanımının içinin boşaldığına, mertebe, makam, sülûk vb. tasavvufî bilgilerin, Fenomenoloji’nin sıradan konuları haline geldiğine hükmetmek mümkün değildir.

Bunu, “insanlar aya çıkıyor birileri hâlâ...” modundaki çağdaş züppeliğe ön vermek için değil, “Hikmetin Müslümanın yitiği olması” bakımından söylüyorum.

Elbette tasavvuf olarak İslâm metafiziği, İslâm Gazalî’den itibaren Batı metafiziğinden (felsefesinden) ayrı tutulmuş, İbnü’l-Arabî ile İmam Rabbânî’nin de kendi ilgili tefekkürlerinde ona tenezzül bile etmedikleri sabit olmuştur.

Ancak modern metafiziğin, düşünmeyi düşünmeye dair oluşturduğu yeni imkânlar, bizim de yararımıza sunulmuş olarak elimizin altında hazır bekliyorken, biz söz konusu tutumu, muhafazakârlık saplantısıyla sürdürmemiz, artık muhaldir.

Bu cihetle, İslâm metafiziğine mahsus bilgilerimizin yenilenmesi ve dolayısıyla tasavvufî tefekküre yeni bir istikamet kazandırılarak onun tekrar özüne uygun olarak işlevselleştirilmesi kaçınılmazdır.

Bu hususu özellikle vurgulayışımızın nedeni, kendi zemininden kayarak hurafenin, mezar ekonomisinin, siyasi angajmanların öznesi haline gelen tasavvufun önce tefekkürle ihya edilebileceğine olan inancımızdır. Çünkü bir şeyin bilgisi kurulmadan (veya zemininden kaymış olan bilgi tekrar yerine oturtulmadan) ona tabi amelin bilgisi kurulamaz. Bunu derken Aristocu nazarî-amelî bilgi ayrımına düşkünlük göstermekle eleştirilecek olsak da, bu bir hakikattir ve hakikat ancak kendi hakkınca talep edilmelidir.

Mezkur sorudaki ikinci husus, söz konusu yönelimin tasavvufta neyi yenileyeceğidir? En net söyleyişle onun yenileyeceği şey, zihniyetimizdir. Yukarıda zikrettiğimiz boşluğun illetli dolduruluşu, her şeyden önce zihni kirlenmenin ürünüdür. Ancak yenilenmiş ve yeni haliyle İslâmî kamuya malolmuş bir zihniyet, iyi ve doğru için mihenk taşı oluşturabilir.

S. Muhammed Nakib el-Attas’ın, İslâm Metafiziğine Prolegomena’sı bu manada önemli bir başlangıçtır, ancak bunun devamının getirilmesi gerekmektedir.

Son olarak, “tasavvufa hâlâ ihtiyaç var mıdır?” şeklindeki bir sorunun, bizim irabımızda mahalli yoktur.
Güncelleme Tarihi: 23 Eylül 2018, 13:26
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER