Yenilenebilen tekrar yenilenebilir

Yenilenebilen tekrar yenilenebilir
İmam Rabbânî, Babürlü devletinde eklektik bir din oluşturma çalışmalarının hız kazandığı ve Şia etkili Bahaîliğin bu fırsattan istifadeyle elinin yer tutmaya başladığı bir dönemde yaşamıştır.

Biz hâlen “Yeni tasavvuf neyi yenileyebilir?” sorusunun cevabını bulmayı öncelediğimiz için, okurlarımızı onun doğumuna, yetişmesine, mücadelesine ve içinde yer aldığı tarihi şartlara dair bilgiler için, merhum Selçuk Eraydın’ın Tasavvuf ve Tarikatlar, Necdet Tosun’un İmam Rabbânî Ahmed Sirhindî Hayatı Eserleri Tasavvufi Görüşleri adlı kitabına yönlendirmekle yetinerek, yine sorumuza mahsus bir cevabın izinde olalım.

İmam Rabbânî, ilgili kayıtlarda Müceddid-i Elf-i Sânî (hicri ikinci bin yılın yenileyicisi) olarak nitelenir.

Bu nitelemenin dayanağı ise, “Şüphesiz ki Allah her yüzyılın başında bu ümmete dini işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir” mealindeki Hadis’tir. İmam’dan önce kimlerin müceddid olduğunu, onun müceddid olup olmadığını konuşmak ve tartışmak önceliğimiz değildir. Bizim önceliğimiz İmam’ın Sünnet’e uygun yaşayışın ihyası konusunda gösterdiği çabanın anlaşılmasına küçük katkıda bulunmaktır.

Burada yenile(n)me, tecdid kelimelerini (anlamlarındaki nüanslara rağmen) “ihya” kelimesi kapsamında kullandığımızı peşinen belirtelim ki, onları bilahare kullanıştaki maksadımız ayrıca bir sorgulamayı gerektirmesin.

İhya, hyy (canlılık) kökünden gelen bir kelime olarak ikili bir anlama sahiptir: 1-Diriltme, canlandırma, 2-Yeniden canlılık kazandırma, meydana çıkarmadır (Misalli Sözlük). Tasavvufi ıstılah olarak anlamı ise, “Gönülleri diriltme”dir (Süleyman Uludağ Sözlüğü).

Kendisinden öncekilere göre, İmam Rabbânî’nin ihya hareketindeki farkın, onun tasavvufa (İmam Gazalî ile İbnü’l-Arabî örneklerindeki gibi) ilim yönünden gelmeyişinden, bizzat tasavvufun içine düşmüş olmasından kaynaklandığını öncelikle ifade etmeliyiz.

Fihakika, o, ilk elde hâl bilgisi (ancak yaşanmakla anlaşılan, dünya dilleriyle anlatılması çok zor olan bilgi) olarak tasavvufun ilgili makamlarına / mertebelerine mahsus kendi sülûkunu (inisyasyonunu) anlatabilen ilk mutasavvıf olması bakımından rakipsizdir. Bunu derken, onun bir deneyselci olduğunu kastetmiyoruz, ilgili hâlleri dillendirme konusundaki özel hâlinden söz ediyoruz.

İmam Rabbânî tefekkürü açısından bunun önemi ise, İslam dünyasında da kanıksanan, Aristocu ameli ve nazari bilgi ayrımını fesheden bir tutumun karşılığı olmasıdır ki, bu aynı zamanda, din ve dünya hayatının bütünlüğünü yeniden tesis etmesi bakımından Sünnet’e uygun ihyanın ilk yönüdür.

Diğer yandan İmam Rabbânî, aynı yolla tasavvufu hem hâl ilmi olarak teyit etmiş hem de bu hâle dair sır / gizem / efsane yüklemelerini iptal ederek, tasavvufu sülûk yönünden dünyasallığa tevdi etmiş ve herkes tarafından kavranmasının (ve dolayısıyla benimsenebilmesinin) yolunu açmıştır.

Yukarıda adlarını zikrettiğim kitaplarında, Eraydın, İmam Rabbânî’nin tasavvufî tefekküründeki yenilikler bağlamında İsbât-ı Vâcib, Vahdeti Vücûd’un (panteizmin) reddi ile Vücûdî ve Şuhûdî Tevhid konularını zikrederken, Tosun da seyr u sülûk’u, varlık ve merteberini, mektupla beyan usulünü, icazet ve hilafetin kayda tabi kılınmasını işaret etmiştir.

Bu noktada bizim hatırlatmamız gerek husus: İmam Rabbânî’nin Sünnet’e uygun yaşayışın ihyasını sağlarken, aynı zamanda tasavvuf fikriyatını (kendi ilgili keşf ve tecrübelerinin beyanı eşliğinde) bir model olarak toplumun tüm katmalarınca benimsenebilecek şekilde yaygınlaştırmasına mahsus sonuçların nedense hiç izlenmediğidir.

En azından, Hâce Ubeydullah Ahrâr’ca “Hak Teâlâ’yı zikretmekten daha evlâ” görülen, (müridin şeyhinin ruhaniyetinden medet umması anlamındaki) Rabıta’yı, İmam Rabbânî’nin aynıyla temellük etmesiyle, bunun söz konusu yaygınlaştırmadaki etkisi üzerinde bile durulmamıştır.

Buna dikkat çekmemizin nedeni, İmam Rabbânî’nin İbnü’l-Arabî tefekkürünü büyük oranda olumlayarak, Ekberîliği (Vahdet-i Vücûtçuluğu) tümüyle olumsuzlamasındaki çelişkidir.

Zira, Ekberîlik’te İbnü’l-Arabî tefekkürü aleyhine bir durum oluşturulmasından yana değil, ona yapılan eklemelerden (ya da ondan yapılan aşırı yorumlardan) yana eleştiriye maruz kalmıştır.

Dolayısıyla, Mevlânâ’ını Mesnevi’sini, İbnü’l-Arabî tefekküründen bağımsız olarak okumak (tefsir etmek) ne kadar muhal ise, İmam’ın Mektubât’ını da onsuz okumak, muhaldir.

Hâl böyle olunca İmam Rabbânî’nin ihya hareketinden, Sünnet’e uygun bir yaşayışın yeniden sağlanma gayreti dışında elimizde bir şey kalmamaktadır. Ki, bu da başlı başına emsali zor bulunur bir gayrettir.

Öte yandan, arzettiğimiz çelişki nedeniyle Vahdeti Vücûtçuluğun, Sünnî tasavvufun ana akımı Naşibendîlik üzerindeki etkisi, büyük oranda sarsılmış, ama ortadan kalkmamıştır.

Yine de, İmam Rabbânî’nin gayreti üzerinden şu net olarak şu kazanılmıştır:

İhya’ya (yenilenmeye) tabi tutulan bir şey, yeni bir ihyanın (yenilenmenin) konusu olabilir.

Bu manada bize, “Yeni tasavvuf neyi yenileyebilir?” sorusunu sorma cesareti veren de İmam Rabbânî’nin kendisidir.

Bu bahsi izleyen yazımızda sonlandıralım inşallah.
Güncelleme Tarihi: 21 Eylül 2018, 12:06
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER