13.11.2020, 11:24

“İlahî Kelâm’ın Sırları” 2

Ekrem Demirli’nin tercüme ettiği, Kuşeyrî’nin Letâifü’l-İşârât / İlahî Kelâm’ın Sırları adlı İşârî tefsiriyle ilgili önceki yazımızı, “başta İbnü’l-Arabî olmak üzere, büyüklerimiz tarafından ‘Allah’ın adamları’ndan’ biri olarak nitelenen Kuşeyrî’nin tefsirine dikkatlerimizi yöneltmemiz; onun ilminden istifade etmemiz, görevimizdir.” diyerek bitirmiştik.

Bu, İşârî bir Eş‘arî tefsir olması esasında, tercüme edilen metinin, Eş‘arîlik esasında neden özel bir değerlendirme yazısına ihtiyaç duyduğuna dair ulaştığımız hükmün yaslandığı hassasiyete mahsus bir beyandır ki, Kuşeyrî’nin, tefsirinin önsözünde “Bu kitabımız onların sözlerinin anlamlarını veya usullerinin hükmüne göre marifet ehlinin diliyle Kur’an’ın işaretlerinin bir kısmını zikretmekle ilgilidir.” diye vurgulaması, söz konusu beyanın sebebini de mündemiçtir.

Nitekim, Şûra suresinin 9-10. ayetlerinin tefsirinde “Onun (Kur’an’ın) hükmü Allah’a aittir” ibaresi hakkında şu açıklama getirilmiştir: “Yani (iş) Allah’ın kitabına ve Peygamberinin sünnetine, ümmetin icmaına, kıyasın delillerine kalmıştır. Dinde hüküm bu kaynaklar ile çıkartılır, binaenaleyh bunlar, şeriatın kanunudur ve hepsi Allah’ın kitabından (meşruiyet kazanır.) Çünkü hepsinin doğruluğuna delil teşkil eden Allah’ın kitabıdır.” (s.1885).

Bu manada keşfe ya da açılmaya tabi olan işaret ise, Ekrem Demirli’nin kelimeleriyle “sûfîlerin nass yorumlarına verilen genel isimdir. Kelime ‘eşaret ileyye’ şeklindeki bir tabirden gelir. anlamı ‘ayet bana şunu işaret etti ki’ demektir. Burada ayet ve hadislere sûfîlerin nasıl yaşlaştıklarını görmekteyiz: Onlar için bir ayet akide alanında bir hüküm ifade ediyorsa onun tefsiri veya hükmü belli bir yöntemle tespit edilir (istinbat veya tesir). Bu hüküm derecesine göre bağlayıcı bir bilgidir. Buna mukabil aynı ayet bize başka hususları da çağrıştırabilir. Ayetin çağrıştırdığı anlamlar ise işârî yorum kabul edilir. Bununla birlikte mesele ahlaki konularla ilgili olduğunda durum farklıdır. Sûfîler, bu ayetlerin yorumunun sûfîlerce yapılabileceğini ve tasavvufun ilgi alanına gireceğini savunurlar. Kuşeyrî’nin tefsiri fıkıh-akide alanında ikinci yorum, ahlak alanında ise birinci yorum anlamına gelen bir işârî tefsir olarak kabul edilir.”

Kuşeyrî’nin tefsiri, şimdi zikredilen bilgi/hüküm düzeylerinin Sünnîlik planında gözetilmesi ve tasavvuf usulünün –aynı zamanda kendi meşruiyeti esasında– ilk temel kaynak olan Kur’an’ın tefsiri yoluyla tesisi bakımından sorunsuzluğuyla muteberdir.

Hemen burada ifade etmeliyiz ki, bu tefsirde ilk okuyuşta anlayamadığımız ya da manasının maksadında tereddüde düştüğümüz kimi hususlar, bizim onlarla müfessirinin kendi dilinden ve anlama şartlarından kopmuş olarak muhatap oluşumuzdandır. Diğer bir söyleyişle Kuşeyrî’yi bizim şimdiki dilimize ve anlayış tarzımıza göre okuyuşumuzdan; onun hakiki bağlam dizgesini tahrip ettiğimizin farkında olmaksızın bugüne taşımak isteyişimizdendir.

Gerçi, Kuşeyrî’nin tefsirinde buna mahsus bir sezgiyi taşıdığını görmemiz de mümkündür. O, ayetlerin çoğunu zahiren tefsir ettikten sonra, işarî tefsirini ayrıca kaydeder ki, ilkin işarî olarak tefsir ettiği ayetin zahirine de tekrar dönmez. Kaldı ki, zaten marifet ehlinin diline göre bir tefsir şeklinin daha baştan benimsenmiş olması nedeniyle de, Letâifü’l-İşârât ilk muhataplarını kendiliğinden sınırlandırır.

Buna göre onun ilk muhatapları tasavvuf usulünün ve müessesinin yapısıyla ilgili bilgiler ve belgeler hakkında çalışanlarla, tasavvufu kendi zihniyetinin asli bilgi menzillerinden biri olarak görüp, onu kendi zamanına ve geleceğe taşımak isteyenlerdir. Bu bakımdan Letâifü’l-İşârât’ı “malumat kabilinden” okumanın, okuyanına fazla bir fayda sağlamayacağına hükmetmek mümkündür.

İlk muhatapları bakımından bu tefsir, mümbit bir maden hükmündedir. Örneğin Kuşeyrî, şu kısacık ifadesinde on dört tasavvufî ıstılâhı birlikte zikretmiştir: “Sonra tövbe ile tekrar uyanış gerçekleşir. Hâllerde onlar üzerinde bu şekilde tekrarlanır. Kâlp ehline gelirsek, onların halleri de kabz ve bast, sonra heybet ve üns, sonra tecellî ve setr, sonra bekâ ve fenâ, sonra sekr ve sahv arasında ardışık olarak gelir.” (s.1571)

Bu değerli ve tercümesi bakımından zahmetli tefsirin, editörünün önemli kusurları nedeniyle gölgelenmiş olması ise, bir üzüntünün sebebidir. Daha baştan, sanki hiç musahhih eli değmeden hazırlanmış gibi görünen tefsirde, seçilmiş olan bilgisayar hattının da, Hafız Osman hattına alışmış olanların gözlerini çokça yoracağı aşikardır.

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@