İmam Hz. Hüseyni duruş - kıyamete kadar kesintisiz kıyam ( 8 )

Yazı dizimizin sondan bir önceki

Başlıklı sekizinci bölümünü murakabelerinize arz ediyorum.

Tekrar hatırlatayım ki, Bu makale ilk olarak 2012 yılında kaleme alınmıştır. Özellikle bu bölüm okunurken bu tarihi göz önünde bulundurunuz.

Unutulmasın ki; İçimizde ve dışımızda her gün bir Kerbela Cengi kurulur, mesele her an Hüseyin olabilmektir.

  • HÜSEYNİ MEŞREPLİLERİN YEZİTLEŞME TEMAYÜLÜ VE KIYAMETE KADAR DİKKAT!

Şahlar ile padişahlar arası hâkimiyet mücadelesi, zavallı Müslümanların Alevi - yezidi tiyatroları ile kıyılmalarına yol açıyordu. Katliamları güya meşrulaştıran kamuflaj da DİN idi. Güya İslam adına Padişahlar şahların halklarını, GÜYA Ehl-i Beyt taraftarlığı adına şahlar padişahların halklarını katlettiler. Nebevi Nübüvvet - velayet - adalet mütearifesini kaybedip, Tağudi - Firavuni- Nemrudi saltanat taklitçiliği elbette bu sonucu getirecekti.

Son bin yıldır İslam coğrafyasından bir tek MÜÇTEHİTİN YETİŞEMEMİŞ OLMASINA BAŞKA SEBEP ARANMAMALI? Nihayetinde saltanatlarda medeniyet ancak, sultanların kapasitesi kadar gelişebilir.

Osmanlı, Bizans gelişme modelini taklit etmeye başlayınca, yine yüzyıllar önce aynı modeli tercih etmiş olan Emeviler’e özellikle Muaviye’ye yönelik her eleştiriyi kendi devlet yönetimi ve BEKASI için tehdit olarak algıladığından, Muaviye’yi koruma kalkanına almak zarureti doğdu. Allah’ımızın Kur’anda “müellefe-i kulüb”, Resulullah’ın (sav) mübarek sözlerinde ” Tuleka”  olarak tanımladığı kesimden. Muaviye gibileri de “sahabe” kapsamına alacak şekilde, “RESULULLAH’I (sav) bir defa görmüş ve dinlemiş olup, Müslüman olduğunu söyleyen herkes sahabedir”’ tanımı icat edildi.

Doğuda Türkmen ŞAHI’nın devleti kurumsallaşamadığı için çöktü. Bunun başka bir tezahürü olan Osmanlı’nın savruluşuysa, devletin maliyesinin Ester isimli bir Yahudi’ye teslim edilmesi ile başlayıp, vergi tahsilâtı görev ve yetkisinin mültezim unvanı verilen şahısların insafına ihale edilmesi, Ebu-Suud fetvaları ile kurulan “Para Vakıfları” aracılığı ile devlet FAİZE bulaşma noktasına indi.

Devlette para vakıflarının kurulmasına karşı olan İmam-ı Birgivi ve Çivicizade’nin aniden ölümleri devletin faize başlamasının önünü açtı. Daha ilginç olan başka bir husus ise Avrupa’da Protestan Kalvin, kiliseyi de aynı zamanda faizciliğe başlattı. Ebu-Suud ve Kalvin’in tanışıyor ve yazışıyor olmaları da altı çizilmesi gereken bir husustur. Bu şahısları buluşturan üst aklın ?! ne olduğu sorusu bu günün de gündemidir.Bu iki şahsiyetin faizcilikle ilgili aynı görüşe sahip olmaları ayrıca incelenmesi gereken bir konudur. İbrahimi dinler, semavi dinler safsataları ile Hz. Muhammed (sav)’in hukukunun yok edilişi acaba faizin hatırına mı fark edilememiştir.

Osmanlı saltanatı Prof Dr. İhsan Süreyya Sırma’nın “Ajan İngiliz Misyonerleri” isimli risalesinde belirttiği veçhile gafletten ötürü bir Hristiyan’ı Şeyhulislam yaptığını fark edemeyecek, savaş yüzü görmemiş, saraydan torpilli paşa unvanlı şahısların boğaz kenarına sıralanan yalılarında çocukların yetiştirilmesine Fransız Mürebbiyelerin (terbiye ediciler) görevlendirildiği bir kimliksizlik ile son buldu.

2000’li yıllara kadar, küçüklüğünden terbiye edilen fillere mahsus “öğretilmiş çaresizlik” kompleksiyle MONŞERLEŞMENİN ve batılılar tarafından sırtının sıvazlanması beklentisinin getirdiği sığlıkla batının yüksek himayelerinde !? hayat sürebilmeyi lütuf sayarak, devletin ve milletin bekasının temin edilebileceği yargısı, batının bizzat kendi ürettiği değerler tarafından suçüstü yakalanarak mahkûm oluşu karşısında sorgulanmaz iken; artık bölgesel lider küresel aktör olmanın da ötesinde “merkez ülke” olmaya karar veren devlet ve yöneticilerinin, dünya halklarını harekete geçiren, küresel düzeni sarsan bildik olmayan alışık olunmayan tavır ve sözlerine tanık oluyoruz. Az dindarı ile çok dindarı ile, dinsizi ile insanlarımızın bunu zor hazmedecekleri zannedilirken, asıl hazımsızlığın İslamcılık - sağcılık - solculuk isimlendirmeleri ile küresel sistemin MANKUTLAŞTIRDIĞI siyasi ve ekonomik RANTİYEDE olduğu gözlemleniyor. Çok umut verici bir olgu olarak bu YENİ duruşun meğer halklar tarafından çok özlenen bir şey olduğu ortaya çıkıyor.

İmam Hz. Hüseyin (as) Kerbela’da cellâtlara nasıl haykırmıştı;

ZALİMLERE BİAT ETMEKTENSE, KILIÇLAR ALIN BENİ”.  Şimdi Türkiye’nin Devlet Başkan’ı bütün dünya ceberutlarına meydan okuyarak, sindirilmiş ülke, halk ve yöneticilerini cana getirebilmek için, “ÖLECEKSEK ADAM GİBİ ÖLELİM” diye haykırıyor.

Yezit zulmüne karşı can pahası KIYAM EDEN İmam Hz. Hüseyin (as)’in tavrına eş, Kefenini peşinen giymiş olarak bütün dünyaya “böyle birleşmiş milletler olmaz. Dünyanın kaderi beş kişinin ağzına bağlı olamaz. Biz bunu kabul etmiyoruz” tavrını dünyanın zavallılaştırılmış insanlarına haykırıyor. Müslim veya gayri Müslim yaralı tüm insanlar hayranlık, gıpta ve ümitle Türkiye’ye bakıyor, Türkiye’nin Başbakanı ne diyecek, ne yapacak? diye takip ediyorlar. Elbette bu duruma dışarıda haset edenler olacaktır.

Hüseyni duruş, maliyeti göze alınmadan başarılabilecek bir şey değildir. Bu durumun maliyetini şeref sayanların yürüttüğü gidişatı kıskanan, hazmedemeyen, “ben yapamıyorsam olmasın, ben yoksam olmasın” şeklinde hastalık kapmış şahısların, bugüne kadar ancak lütfen verilen ile yetinmeyi kahramanlık sayan, herhangi bir maliyet ödemeye niyetli olmaksızın, himaye altında yaşayabiliyor olmayı yurtseverlik olarak yutturma imkânlarının kalmadığı görülüyor.

Gerici, yerli mankurtların kendilerince çok önemli umutları var.

  1. Dünyanın şımarık firavunu Siyonistlere “hooop bi’ Dakka” diyen, zalimi ve zalimliği nerde olursa olsun fırçalayan, tepkisini ve tavrını koyan Türkiye Başbakan’ının haddinin dünya zalimlerince bildirilmesi (!!!).

  1. Türk Devleti’nin bu şımarık, zalim ve güç budalalarınca silkelenmesi, ardından Devlet Başkanı’nın iktidardan alaşağı edilmesi.

Nihayetinde bu gerici, yerli mankurtlara da iktidar olma fırsatının doğması.

Evet, belli ki Hüseyni Kıyam DEVAM EDİYOR. Fakat şimdi bu kıyamı KURUMSALLAŞTIRMAK gibi zor ama mutlaka başarmamız gereken bir görev var. Bahsetmiş olduğum kurumsallaşma herhangi bir tasavvuf ocağı, cemiyet veya cemaat noktasında değildir. Bu kıyamın Türk Devleti nezdinde içselleştirilmiş ve vücut bulmuş haliyle kadim devlet aklının yol haritası halini alması, Türk Kızıl Elması’nın bu minval üzere gelecek bin yıllara uzanmasıdır. Bunun en önemli başlangıç noktası Türk Devleti’nin bazı yapısal ve sürüdürülebilir değişikliklilerle imza atmasından geçmektedir. Bu husustaki teklifimiz[1] kısaca[2];

  1. Parlamentosunun Oluşması

    1. TBMM’nin, dar bölge yani illerin milletvekili adedi kadar seçim bölgesine ayrılarak seçmenin en az iki ŞAHSI tercih edebilmesine imkân veren, çift turlu, yani her bir parlamenterin bölgesinde devlet başkanı seçilir gibi seçilmesine cevaz veren bir seçim sisteminin teşkil edilmesi,

    1. Devlet Başkan’ının doğrudan halk tarafından çift turlu % 50. OY DESTEĞİ İLE SEÇİLDİĞİ ve yürütme görevini üstlendiği,

  1. Anayasanın Oluşması

    1. Mutlaka bir MEDENİYET mütearifesinden kaynaklanan ANAYASA ile gerekli yasa ve kurumların oluşturulması için gerekli zihinsel ve davranış farkındalıklarının oluşturulmasını gerçekleştirecek işleri başarmalıyız.

  1. Toplumun Dini Hassasiyetlerini Rant Amacı Haline Getiren Kişi ve Yapılara Yönelik Yaptırımlar

    1. Zor zamanlarda esamelerine rastlanmayan BAZI Seyitlik iddiasındaki tiplerin, şimdilerde padişahları, şahları andıran kıyafetler ve ziynetler ile şeyhlik, kutupluk, gavslık teraneleri estirdikleri, devasa züppelikler ile sidik yarışına girdikleri ve iktidardan ayrıcalık ve ulufe talep ettikleri gözlemleniyor.[3]

    1. Üstelik Hz. Ali  (kva) yolunun takipçileri olma iddiası ile tam da Muaviye usulü yezitlik tavrına örnek teşkil edecek bu sahtekâr tavırların, mutlaka HAKLILIKLA kuşatılarak mahkûm edilmeleri gerekiyor.

    1. Bütün bunlardan daha da önemlisi bizzat kendimize, başından beri savunduğumuz Ehl-i Beyt yoluna, Nübüvvet - Velayet - Adalet yoluna NİÇİN TARAFTAR OLDUĞUMUZA dair soruya, kalbimiz tarafından verilecek cevabın layığı veçhile murakabe edilmesidir.

Acaba bu taraftarlık, saf hakikatin zuhuru, adaletin tezahürü, rızanın tahsili hassasiyeti uğruna göze alınan bir fedakârlık mı, yoksa bu haklı duruştan KENDİ BENİMİZE itibar kazandırmak, şahsımızı beğenilir kılmak için oynamayı göze aldığımız bir rol mü?

Eğer bu mücadeleyi şöhret için bir rol olarak oynuyorsak, muharremlerde kendilerini döverek Al’i Aba mensuplarına bigâne kalma ihanetinden pişmanlık rolü oynayanlardan ve halen bu taraftarlık iddiasından bir ayrıcalık gözetenlerden, kiliselerde zavallı rahiplerin önünde günah çıkarma tiyatroları sergileyen insanlardan bir farkımızın olmadığını idrak etmemiz gerekiyor.

Akıtmaya zorladığımız gözyaşlarının, insanların seyretmeğe çağrıldıkları ağıt merasimlerinin vicdanımızı rahatlatmamasına, ağıt yakarak ve ağlayarak sadece birer yezit mukallidi olunabilineceğine de dikkat etmemiz gerekiyor. Para karşılığı ağıt söyleyen ile Kur ’anı zulmüne dayanak yapmaya kalkan tevil edicinin tavırları, tarafları ne kadar farklı imiş gibi olsa da aynıdır.

İç dünyamızda da dışımızda da, afakta da enfüste de Yezit ihanetine karşı, kıyamete kadar kesintisiz MUHLİS bir kıyamı Yüce Allah’ımız(cc) lütfen bizlere nasip buyursun.

Âmin.

 

[1] Bu tekliflerimiz yazımızın ilk kaleme alındığı yıl olan 2012’den beri yazımızın içerisinde yer almaktadır. Bazıları gerçekleşmiş olsa dahi diğerlerinin de gerçekleşmesi için zaman ve ortam müsait hale gelmiş ve geçmektedir. ( Notun tarihi: 06. 2019 )

[2] Yazı dizimizin son bölümünde konuya ayrıntılarıyla değinilecektir.

[3] Cümle içerisinde kullanılan bazı sıfatlardan belirli bir yapının kastedildiği anlaşılmasın. Dünya üzerinde ve ülkemizde saydığımız sıfatlar ile toplumların dini hassasiyetleri üzerinden rant devşiren kimliksiz ve kişiliksiz kimselerin sayısı her geçen gün artmaktadır.

Bu ifadeye rağmen halen üzerine alınan yapılar olacaksa da zerrece umurumda olmadığını ifade ederim.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Hasan Arslan
Hasan Arslan - 1 ay Önce

Murat abi emeklerinize sağlık...

banner5