Ebû Süfyan kimdir? Ebû Süfyan’ın hayatı…

Ebû Süfyan kimdir? Ebû Süfyan nerede doğmuştur? Ebû Süfyan ne zaman doğmuştur? Ebû Süfyan nasıl Müslüman olmuştur? Ebû Süfyan nasıl hicret etmiştir? Ebû Süfyan nasıl evlenmiştir? Ebû Süfyan’ın cesareti, Ebû Süfyan’ın hayatı, Ebû Süfyan’ın vefatı…

Ebû Süfyan kimdir? Ebû Süfyan’ın hayatı…

İşte, "Ebû Süfyan kimdir? Ebû Süfyan nerede doğmuştur? Ebû Süfyan ne zaman doğmuştur? Ebû Süfyan nasıl Müslüman olmuştur? Ebû Süfyan nasıl hicret etmiştir? Ebû Süfyan nasıl evlenmiştir? Ebû Süfyan’ın cesareti, Ebû Süfyan’ın hayatı, Ebû Süfyan’ın vefatı…" sorularının cevapları...

EBÛ SÜFYAN KİMDİR?

Ebû Süfyan Kureyş kabilesinin ileri gelenlerindendi. Dedesi, Peygamberimizin dedesinin dedesi oluyordu. Bu sebeple akrabalıkları vardı. Ayrıca mü'minlerin annesi Ümmü Habibe'nin (r.a.) babasıydı. Dolayısıyla Resululla hin kayınpederiydi. Muâviye'nin (r.a) de babasıydı. Mekke fethinde Müslüman olmuştu.

Ebû Süfyan, yirmi yıl kadar Resulullaha düşmanlıkta bulundu. Düşmanlıkta o derece aşırıydı ki, bir defâsında Resulullah öldürmesi için kiralık bir kâtil tutup Medine'ye göndermişti. Ancak Cenab-ı Hak sevgili Habibini bu suikasttan korumuştu.

Ebû Süfyan, Müslümanlara işkence etmekten de zevk alırdı. Hatta öz kızı Ümmü Habibe (r.a.) işkencelere dayanamayarak Habeşistan'a hicret etmek zorunda kalmıştı. Kızının Hz. Resulullaha (a.s.m.) eş olmasını bir türlü hazmedemiyordu. Fakat fazla da bir şey yapamıyordu.

Ebû Süfyan ticaretle mesgul olurdu. Bedir Savaşının çıkmasına onun ticaret kervanı sebep olmuştu. Bu savaşta azılı müşrik Ebû Cehil'in öldürülmesi üzerine ordu kumandanı olarak yerine geçti. Kureyş'in reisliğini de üstlendi. Peygamberimize ve Müslümanlara karşı ordular hazırladı. Hz. Resulullahı ve Müslümanları umre yapması için Mekke'ye girmelerine müsaade etmedi. Neticede Hudeybiye Sulhü imzaladı.

Hz. Resulullah (a.s.m.) Hicretin 7. yılında birçok hükümdara mektup yazarak onları İslâmiyet’e davet ediyordu. Dihye bin Halife'yi de (r.a) Bizans İmparatoru Heraklius'a göndermişti. İmparator mektubu okumuş, mektupta yazılanların doğruluğunu anlamış ve kabul etmişti. Ancak gerek saltanat endişesi ve gerekse başka mülahazalar, imanını açıklamasına mani olmuştu.

O sıralarda, içlerinde Ebû Süfyân'ın da bulunduğu bir ticaret kervanı civarda bulunmaktaydı. Kral acele olarak kervanda bulunanlar içerisinden, Peygamberimizeze neseben en yakın olan Ebû Süfyan’ı huzuruna çağırdı. Heraklius ile Ebu Süfyan arasında şöyle bir konuşma geçti.

"Memleketinde peygamberlik dâvâsı ile ortaya çıkan kimdir bana anlat."

"Genç birisi."

"Soyu nesebi nasıldır?"

"İçimizde onun nesebi kadar şerefli bir sülâle yoktur." "Öyle ise bu peygamberliğinin delilidir. Doğru birisi midir? "Yalan söylediği duyulmamıştır."

"İşte bir peygamberlik âlameti daha. Onun dinine girdikten sonra ayrılanlar oldu mu?"

"Hayır."

"Bu da peygamberliğinin bir delilidir. Ona tâbi olanlar halkın zenginleri mi, yoksa fakirleri mi?"

"Bilhassa fakirler."

"Artıyorlar mı, eksiliyorlar mı?"

"Devamlı artıyorlar." "İşte bir peygamberlik delili daha. Savaşırken cepheyi terk ettiği oldu mu?"

"Hayır, Savaştan korkmaz. Bazen yener, bazen yenilir."

"İşte peygamberlik delillerinden biri daha. Sizi neye davet ediyor? "Bir olan Allah'a ibadet etmeye, putları terk etmeye ve iffetli olmaya." Bu sözler Heraklius'un imânını bir kat daha takviye etmişti. Ebû Süfyân'a şöyle dedi:

"Senin bu söylediklerine bakılırsa, bu zât bir peygamberdir. Ben bu sıralarda bir peygamberin çıkacağını biliyordum. Ama sizden olacağını zannetmiyordum. İnanıyorum ki, ayağımın bastığı yerler onun olacaktır. Eğer ona ulaşabileceğimi bilseydim, kendisiyle karşılaşmak için bütün güçlüklere katlanırdım. Eğer yanında olabilseydim, ayaklarına su dökerdim."

Ebu Süfyan o sırada henüz Müslüman olmamıştı. Fakat Kayser'in bütün sorularını doğru olarak cevaplandırmıştı. Kendisi bu hususta şöyle der:

“Vallahi onun hakkında bana sorulanlar hususunda söyleyeceğim yalanımın arkadaşlarımın orada burada anlatmalarından korkmasaydım muhakkak yalan söylerdim."

Diğer taraftan kendilerinin yalanladıkları, savaştıkları birinin buralarda tasdik edilmesi onu düşündürdü. O, bununla ilgili olarak da şu itirafta bulunur:

"Dışarı çıkınca arkadaşlarıma 'Muhammed'in dâvâsı iyice büyümeye başladı. Baksanıza, Benî Asfar'ların hükümdarı bile ondan korkuyor' dedim. Allah kalbime İslâmiyet’i sokuncaya kadar onun dâvâsının zafer ve başarıyla sonuçlanacağına kesin olarak inanmakta devam ettim."

Ebu Süfyan başka bir gün de şöyle bir itirafta bulunmaktan kendini alamaz:

"Müşrikliğin boş ve batıl olduğunu anladım. Ne var ki biz akılları başlarında olduğuna inandığımız bir toplulukla birlikte bulunuyorduk. Onların tutup gittikleri yolu tutuyorduk. Şerefli ve yaşlı kişiler, putlardan yardım dileyerek ayaklandıkları ve atalar yüzünden ona kızdıkları zaman onlara uyduk."

Bu hâdiseden bir kaç sene sonraydı. Mekkeliler Peygamberimizin müttefiki olan Huza'alılara saldıran Beni Bekirlere destek oldular. Onlardan birçoğunun öldürülmesine yardımda bulundular. Bu hareketleriyle Hudeybiye Sulhünü ihlâl etmiş, tek taraflı olarak bozmuş oluyorlardı. Bu hadise Ebû Süfyan'dan habersiz olarak cereyan etmişti. O, sulhün bozulmasına değil, devam etmesine taraftardı. Çünkü, Resulullahın Mekke'yi fethetmesinden korkuyordu. Bu sebeple Peygamberimizle görüşmek üzere Medine'ye gitti. Peygamberimizin huzuruna çıktı. Şöyle dedi: "Ya Muhammed, ben Hudeybiye Barışında bulunamamıştım. Bu anlaşmayı yenile ve anlaşma müddetimizi uzat. Gel, aramızdaki anlaşmayı bir yazı ile yenileyelim" dedi. Peygamberimiz, "Biz aramızdaki ahid üzere duruyoruz. Yoksa siz bir hadise çıkarıp onu bozdunuz mu?" buyurdu.

Ebû Süfyan Resulullahın hadiseyi duymadığını zannediyordu. "Allah korusun, öyle bir şey olmamıştır. Biz ahdimizin ve barışımızın üzerinde duruyoruz. Ona ne aykırı bir davranışta bulunuruz, ne de onu değiştiririz" dedi. Resulullah (a.s.m.), "Biz de o anlaşma üzerinde bulunuyoruz. Ne aykırı bir harekette bulunuruz, ne de değiştiririz" buyurdu. Ebu Süfyan muâhedeyi yenilemek hususundaki isteğini tekrarladı. Fakat Peygamberimiz ona cevap vermedi.? Bundan sonra Ebû Süfyan sırasıyla Hz. Ebü Bekir'e, Hz. Ömer'e, Hz. Osman'a ve Hz. Ali'ye müracaat etti. Onlardan vasıta olmaları ricâsında bulundu. Fakat hepsinden de, "Ben bunu yapamam. Bu Allah ve Resulüne ait bir iştir" karşılığını aldı. Her birine de teker teker, "Öyle ise beni himayenize alır, bunu açıklar mısınız?" diye sordu. Hepsi de ayrı ayrı, "Benim himayemde olanlar Reresulullahın himayesinde bulunanlardır" dediler.

Ebu Süfyan daha birçok kimseye müracaat ettiyse de hepsinden birbirine yakın cevaplar aldı. Sonra da çaresizlik içerisinde Mekke'ye döndü. Olup biteni Mekkelilere anlattı. Müşrikler çok kızdılar: "Demek sen hiçbir şey yapamadan döndün ha! Demek bize hiçbir şey getirmedin. Vallahi biz senin gibi eli boş dönen bir elçi hiç görmedik. Bize ne savaş haberi getirdin ki hazırlanalım, ne de barış haberi getirdin ki güvenlik içinde bulunalım." Bu, müşriklerin çaresizliğinin, kendi vatanlarında da artık emniyet içinde olmayışlarının bir göstergesidir.

EBÛ SÜFYAN NASIL MÜSLÜMAN OLMUŞTUR?

Mekke'nin müşrik hakimiyetinden, Kâbe'nin putlardan temizlenmesinin zamanı gelmişti. Peygamberimiz kısa zamanda büyük bir ordu hazırladı. Mekke'ye doğru yol aldı. Bu arada Ebû Süfyan bir yandan Müslümanlarla anlaşmanın yollarını araştırıyor, bir yandan da İslâm’a teslim olmayı içinden geçiriyordu. Putların faydasızlığını artık iyice anlamıştı. "Ben kimlere arkadaş oluyorum? Kimlerin yanında bulunuyorum. İslâmiyet’in doğruluğu artık belli olmuştur" diye derin derin düşünüyordu. Yine de müşrikler ondan ümitliydiler. Bir defa daha elçi olarak Resulullaha gitmesini istediler. Başka çıkış yolu olmadığı için, kabul etmek zorunda kaldı ve Ebu Süfyan vakit geçirmeden yola koyuldu. Yanına bir iki kişi daha almıştı Ebû Süfyan İslâmiyet’e ve Müslümanlara yaptığı sayısız düşmanlıklar sebebiyle yakalandığında öldürülecek olanların arasında bulunuyordu. Peygamberimiz Mekke'ye yaklaştığında Ashabına, "Göz kulak olunuz. Muhakkak Ebu Süfyan’ı bulunuz" buyurdu.

Öncü kuvvetler bir müddet sonra onu yolda yakaladılar. Öldürmek üzereyken Peygamberimizin amcası Hz. Abbas yetişti. Terkisine alarak Resulullahın huzuruna getirdi. Peygamberimiz onları Müslüman olmaya dâvet etti. Eba Sufya'nın yanında bulunan iki kişi hemen Müslüman oldukları halde Ebû Süfyan biraz mühlet istedi. Resulullah da kabul etti. Ebû Süfyan o geceyi düşünerek geçirdi. Sabahleyin ezan sesiyle uyandı. Hz. Abbas'la birlikte Resulullahın huzuruna çıktılar. Peygamberimiz abdest alıyordu. Sahabeler de abdest suyunu yüzlerine sürmek için yarışıyorlardı. Ebu Süfyan şaşırdı. Hz. Abbas'a döndü ve "Ey Fadl'ın babası, ben şimdiye kadar ne Kisra'da, ne de Rumların hükümdarında kardeşinin oğlu kadar büyük saltanatlı seni görmedim" demekten kendisini alamadı. Hz. Abbas ise şu cevâbı verdi:

"Bu saltanat değil, peygamberliktir. Zaten onun üzerine düşmelerinin sebebi budur. Yazıklar olsun sana. Ona iman et" dedi.

Biraz sonra cemaatle namaz kılındı. Ebu Süfyan gördüklerinden bir hayli tesir altında kalmıştı. Namazdan sonra Hz. Abbas'a sordu: "Ey Abbas, Muhammed onlara bir şey emretse onlar o emri hemen yerine getirirler mi?" Hz. Abbas cevap verdi: "Evet. Vallahi onlara yemeyi, içmeyi bırakmalarını da emretse bunu yaparlar" dedi.

Biraz sonra da tekrar Resulullahın huzuruna çıktılar. Peygamberimiz, "Yazıklar olsun sana ey Ebû Süfyan! Allah'tan başka ilâh bulunmadığını kabul etme zamanın hâlâ gelmedi mi? Yazıklar olsun sana. Ben size dünya ve ahiret saadeti getirecek bir din getirdim. Müslüman olun da selâmete erin" buyurdu.

Ebû Süfyan'ın kalbi İslâmiyet’e iyice ısınmıştı. "Babam anam sana feda olsun. Yumuşak huylulukta, şerefte, akrabalık haklarını gözetmekte senden daha üstünü yoktur. Sanırım ki Allah'tan başka ilâh olmasa gerek. Çünkü Allah'tan başka ilahlar olsaydı, elbette beni zararlardan korur ve bana faydası dokunurdu" dedi.

Biraz sonra da kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldu. Bu durum başta Peygamberimiz olmak üzere bütün Müslümanları çok sevindirdi.

Ebû Süfyan şair birisiydi. Güzel şiir söylerdi. Bir defasında Resulullahı kötüleme bahtsızlığında bulunmuştu. Şimdi hem onu hatırlıyor, hem de yıllardır Müslümanlara yaptığı düşmanlıkları düşünüyor, mahcubiyetinden başını kaldırıp Resulullaha bakamıyordu. Söylediği bir şiirle geçmişte yaptığı hataların affedilmesini ricâ etti. Şimdiye kadar dalalet içerisinde olduğunu, ancak şimdi doğru yolu bulabildiğini itiraf etti.

MEKKE’NİN FETHİNDE EBÛ SÜFYAN’IN ROLÜ

Fakat İslamiyet önceden yapılan bütün hatalarını affettirirdi. Peygamberimiz de kendisini affettiğini bildirdi. Ayrıca kendisine bir de imtiyaz verdi. "Karşı çıkmayıp kendisinin evine sığınanlara" dokunulmayacağını bildirdi. Ebû Süfyan (r.a.) bunu az buldu. Peygamberimiz, "Kim Kâbe'ye sığınırsa ona da emân verilmiştir" buyurdu. Ebû Süfyan (r.a.), "Kâbe'nin ne genişliği var ki?" dedi. Peygamberimiz Mescid-i Haram'ı da dâhil etti Hz. Ebû Süfyan bunu da az buldu. Bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.m.). "Kim evine girer kapısını kapatır oturursa ona emân verilmiştir. Kim silâhını elinden bırakırsa ona da emân verilmiştir" buyurdu.

Ebû Süfyan (r.a.) "Işte bu geniştir" diyerek sevincini izhâr etti. Bundan sonra da Peygamberimiz Hz. Abbas'dan Ebû Süfyan'a İslâm ordusunun geçişini seyrettirmesini istedi.

İyice yaklaşılmıştı. Peygamberimiz Ebû Süfyan'ı önden göndererek Mekkelileri uyarmasını, kimlere eman verildiğini bildirmesini istedi. Ebu Süfyan denileni yaptı. Hızla Mekke'ye girdi. Müşrikler telaş içindeydiler. Ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini bilemiyorlardı. Ebü Süfyan'ın geldiğini görünce hemen etrafına toplandılar. Ebû Süfyan, kan dökülmesini istemiyordu. "Resulullah (a.s.m.) sizin karşı koyamayacağınız ve dayanamayacağınız bir ordu ile geliyor. Ben sizin görmediklerinizi ve hiç görmeyeceğiniz şeyleri gördüm. Sayısız erler, atlar ve silahlar gördüm. Onlara kimsenin gücü yetmez" dedi. Sonra da kimlere emân verildiğini bildirdi. Ebû Süfyan'ın (r.a.) gayretleri sonunda Peygamberimiz (a.s.m.) Mekke'ye kan dökmeden girdi. Sadece Hz. Halid, karşı koydukları için birkaç kişiyi öldürmek zorunda kalmıştı.

Birkaç gün sonrasıydı. Ebû Süfyan (r.a.), Mescid-i Haram da oturuyordu. Peygamberimizin önde yürüdüğünü, Müslümanların onu takip ettiğini görünce içinden, "Yeniden asker toplayıp şununla çarpışsam mI, ne yapsam?" diye geçirdi. Peygamberimiz gelip başucuna dikildi ve omuzuna vurarak, "O zaman Allah seni yine hor ve hakir ederdi" buyurdu. Ebû Süfyan (r.a.) başını kaldırdı. Resulullah (a.s.m.) görünce, "Şehâdet ederim ki sen Resulullahsın. İçimden geçirdiklerim hakkında tevbe istiğfar ediyor, af diliyorum" dedi. Ebu Sufyan (r.a.) bundan sonra artık İslâm’ın kahraman bir mücâhidi oldu.

EBÛ SÜFYAN’IN CESARETİ

Allah'ın ve Resulünün arslanı olarak isimlendirildi. Onun Müslüman olarak katıldığı ilk savaş Huneyn oldu. Bu savaşta daha önceki hatâlarını affettimek için canla başla mücadele etti. Bir ara Müslümanların Resulullahın etrafından dağıldığını gördü. Etrafında onu koruyan bir kaç kişi kalmıştı. Bunlardan birisi de Ebû Süfyan'dı (r.a.). Atından inmiş, kılıcının kınını kırmış, düşmana kılıç sallıyordu. Bunun mânâsı ölünceye kadar Resulullahı korumak demekti.

Sonrasını kendisi şöyle anlatır:

"Allah biliyor ki o gün ben Resulullahın önünde ölmek istiyordum. O sırada Abbas Resulullah'ın bindiği hayvanın gemini tutuyordu. Yüzümde miğfer olduğu için Resulullah beni tanımamıştı. 'Kim bu?" diye sordu. Miğferimi kaldırdım. Hz. Abbas, "Ya Resulallah, kardeşin ve amcanın oğlu Ebu Süfyan'dır. Ondan râzı ol' dedi. Resulullah (a.s.m.) 'Ondan râzıyım. Allah onun bütün düşmanlıklanını bağışlasın" buyurdu. Ben hemen gittim, üzengideki ayağını öptüm. Bana döndü, Evet, kardeşimdir" buyurdu."

Başlangıçta dağılma alâmeti görüldüyse de Sahabiler sonradan tekrar toparlandılar ve düşmanı bozguna uğrattılar. Böylece Hüneyn Savaşında Müslümanların zaferiyle neticelendi.

Ebû Süfyan (r.a.) Peygamberimizle birlikte Taif seferine de katıldı. Resulullah (a.s.m.) Muğîre bin Şu'be ile kendisini barış için Tâiflilere gönderdi. Fakat onlar barışa yanaşmadılar. Bunun üzerine bir müddet savaş oldu. Bu arada Ebu Süfyan (r.a.) gözünden vuruldu. Hemen Resulullaha gitti ve "Ya Resulallah, bu gözümü Allah yolunda kaybettim" dedi. Peygamberimiz (a.s.m.), "İstersen dua edeyim, Cenab-ı Hak gözünü sana iade etsin. İstersen karşılığında Cenneti versin" buyurdu. Ebû Süfyan (r.a.) böyle bir fırsatı yakalamışken değerlendirmek istiyordu. "Cenneti isterim, ya Resulallah!" dedi.

Ebû Süfyan (r.a.) Müslüman olduktan sonra Resulullahın sevgisini ve rızasını kazanmıştı. Resulullah onun önceki yaptıklarının tamamını affetmiş, birkaç defâ kendisine duâda bulunmuştu. Bir gün de Hz. Ali'yi çağırarak Allah ve Resulünün Ebû Süfyan'dan razı olduğunu Müslümanlara bildimesini emretti.

Hz. Ebû Süfyan çok olmamakla beraber zaman zaman Resulullaha sual sorardı. Bir defâsında , "İhlas nedir, yâ Resulallah?" diye sordu. Peygamberimiz şöyle buyurdu: "Rabbim Allah'tır dedikten sonra, emrolunduğun gibi dosdoğru olmandır."

EBÛ SÜFYAN’IN VEFATI

Ebû Süfyan (r.a.) Hicretin yirminci yılında hastalandı. Vefat edeceğini anlamıştı. Aile efradına, "Benim için ağlamayın. Çünkü ben Müslüman olduktan sonra günah işlediğimi hatırlamıyorum" diye vasiyette bulundu. Onun cenaze namazını Hz. Ömer kıldırdı.

Allah onlardan razı olsun.

Güncelleme Tarihi: 28 Temmuz 2020, 16:10
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner5