Mardin günlerimden...

Sabah kahvemin imansız gitmemesi için, tepeleme kahve dolu fincanı kapıp otelin terasına çıktığımda, aynı maksatla oraya çıkmış iki kişiyle karşılaştım.

Yaşça benden daha genç olanı, kahvesini de soğutmamaya çalışarak, cep telefonuyla habire fotoğraf çekiyor, benden yaşlı olanı ise, onun görüş açısını kapatmamak için biraz geride durarak, önünde serili bulunan muhteşem manzarayı seyretmeye çalışıyordu.

Işıktan sonra ufka ulaşan en hızlı şey bakış olsa gerektir. Zira göz açılır açılmaz hemen ufka ulaşır. Felsefecilerin, salt bakış dedikleri şeydir bu aynı zamanda; bu hızlı bakışla, göz, görülebilir olanın tamamını görebiliyorken, aslında hiçbir şeyi görememektedir.

İnsana mahsus bütün ve parça ilişkisinin temeli de burada yatmaz mı zaten: Herşeyi gören gözün, birşeyi görememeye mahsus körlüğü!

Bulunduğumuz teras, bu nazariyatı pratiğe aktarabileceğimiz uygun ortamların en iyisiydi.

Eli kulağındaki kışa rağmen, yeşil ve sarı tonlarınını henüz kaybetmemiş olan ovanın maverasında, salt bakışın keyfiyle mest olan gözler, terasın sağındaki Reyhaniye ve Ulu Cami ile solundaki Şehidiye Cami’nin minareleri arasındaki görünme tarzının ezeli bir rekabetine tanıklıkta karar kılarlar adeta.

Ovadaki yataylığı (bütünlüğü) kat edip, onu, cami kubbelerinin ovalliğinde ve minarlerinin dikeyliğinde (parçada) tahrip ederek, şey(ler)e ulaşan bakış, böylelikle salt bakışın serkeşliğini, şeylerin şeyliğini keşfetmenin zevkine tevdi eder.

Benim, zihnimde suretleşen bu düşüncelerle cilveleşmemin yüzümde doğurduğu tebessümü, kendi fotoğraf çekme gayretine yönelik sanan genç, bundan cesaret alarak selam verip kendisini tanıttı. Konya’da mukim, Adanalı bir pazarlamacıymış. Üstünde yer aldığımız bölgeyi çok gezmişmiş ama Mardin’e ilk kez geliyormuş. Fotoğraf çekme gayretinden de anlaşılacağı üzere Mardin’e hayran kalmışmış. Terör bitirilmişmiş değil mi, şimdi şehri rahatça gezebilir miymiş. Hem bu şehirde geçmişten bugüne kimler yaşamışmış, mesela Osmanlılar...

Benden daha yaşlı olanı, gençten sökün eden bu soruları ilgiyle dinledikten sonra, sanırım Osmanlılar kelimesinden de tahrik olarak geriden atıldı: “Ne Osmanlıları kardeşim, bu şehir milattan önce dört binden beri burada.”

İşte size görme nazariyatıyla ilgili bir imkan daha: Gerek bütün gerekse parça olarak bir şeyi görmek retinal görmektir ve bu görme, görülen şeylerin şeyliği üzerinden geçmişi bugüne taşıyan bir görmedir aynı zamanda ki, biz bunu kısaca geçmişe dair görünürlük olarak kendi görüş alanımıza taşır ve dolayısıyla bilginin (ve dahi bilmeyi bilme sürveninin) görünürlüğü olarak idrakimize katarız.

İşte Mardin! Dicle ile Fırat nerhirleri arasındaki bölgeye verilen adla el-Cezire’de yer alan, Âmid ile Dârâ’dan sonraki en önemli şehirdir.

Babilîler, Asurîler, Hititler, Persler, Makedonlar (Büyük İskender), Selefkîler, Romalılar, Bizans, Sasanîler, Selçukîler, Artuklular, Osmanlılar... bu şehrin fatihleri, sahipleri ve bânîleridirler.

Bu hükümranların adlarından da anlaşılacağı üzere Mardin, Diyarbakır’ın (Âmid’in) Mardin Kapısı’ndan başlayıp, Mezopotamya’ya ve Filistin’e açılan bir büyük kapıdır.

Bu yanıyla Mardin, Halep – Şam – Mekke ile Kudüs yolunun başlangıcıdır. Urfa için söylenen bir sözü Mardin’e uyarlayarak söyleyecek olursak:

Mardin bir umman ise, Mekke ve Kudüs onun sahilidir.

Teras arkadaşlarımın sorularıyla tanışıklık kurmalarına karşı bigane kalmadım. Hani sosyal bir varlığız ya, asosyal davranmamaya özen gösterdim. Ama benim retinal ve zihnî bakışım, başka görmelerle meşguldü daha çok.

Fotoğrafçılığı sevmemin yeni bir nedeni daha çıktı bu sayede ortaya:

Tecellî de tekrarın olmayışı nedeniyle, değişenleri ışık – renk – mekan ve zaman üzerinden fotoğraf yoluyla mümkün olabildiğince zaptetme gayretime, Mardin’in şahsında tarihe, bilgiye bağlı görünürlüklere erişebilme gayreti de eklendi. Salt bir şeyin görünürlüğü olarak fotoğraf, kendisinde zımnen yer alan tarihi bilgilerin de görünürlüğü olarak çift katlı bir işlev yükleniverdi.

Sevgili Ahmet Tezcan’nın, sosyal medyadan ilettiği “fotoğraf makineni kap da gel!” emri, benim açımdan tam yerini bulmuş oldu böylece.

Elbette Mardin dostlarımın, arkadaşlarımın, tanışlarımın varlığıyla da Mardin’dir. Emin Sulçuk Taşar ile Muhammet Emin Demirdağ’ın çekim merkezinde bir araya geldiğimiz Artuklu Üniversitesi’nin kıymetli hocalarına ve onca yoğunluğuna rağmen bir akşam sohbetimize iştrak etme nezaketi gösteren Mardin Valisi Mustafa Yaman’a teşekkür etmeliyim.

Yaşça benden küçük ama akılca benden büyük olan Mehmet Sait Toprak, Kamuran Gökdağ, A. Asım Divleli ve Muhammet Aydın’la zenginleşen sohbet ortamlarında edindiğim yeni bilgilerin keyfi de bende kalsın artık.

Gençlik Merkezi’nden B. Bahadır Tuzlu, Sevilay Tırpan, Mahsum Dinler kardeşlerimin yakîn ilgilerine, kardeşliğimizi Kudüs adıyla tahkim ettiğimiz oradaki dostlara ayrıca teşekkür etmeliyim.

Sosyal medya davetiyle beni sadece Mardin’e getirmekle kalmayıp, orada bana mihmandarlık eden, ortaya çıkarılabildiği kadarıyla Dârâ’yı bana açan Ahmet Tezcan’a şükranlarımı sunarak noktalayayım, bahsi nihayetsiz olan Mardin’e dair bu notlarımı…

YORUM EKLE

banner5