10.03.2020, 12:42

Maskeli muterizlerin doğruluk vehmi

Büyüklerimiz, ilk bakışımızın ve ilk duygusal yargımızın saf olduğunu, sonrakilerin arzumuza, ihtirasımıza, merakımıza, kastımıza... kısaca nefsimize, bilgi ve ilgi düzeyimize, duyularımızın yönlendirmesine, tahayyülümüze ve ihtiyaçlarımıza tabi olarak değiştiğini, daha açık bir söyleyişle kirlendiğini söylemişlerdir.

Şeyh Muhyiddin, “kendi hakikatinin hükmüne göre bakma” şeklinde formüle ettiği bu durumu, otoritenin ortaya çıkmasındaki didişmenin şartı saymıştır.

Bundandır ki, doğruluk dediğimiz şeyin kendisi, doğrultulmaya muhtaç sayılmış, dolayısıyla bir doğruluk iddiasının zikrettiğimiz saflığa olan mesafesinin sorgulanması gerekli görülmüştür.

Nitekim Mevlânâ, gönül etkisini, bu meselenin merkezine yerleştirerek, bakışı, duyuşu ve eyleyişi, ruh ve bedendeki yeri bile belirlenemeyen gönüle şöyle havale etmiştir:

“Gönlün buyruğunda, canın fermanında olan şu akıp duran iki göz pınarı gibi.

(Gönül) dilerse gözler, zehre, yılanlara doğru gider; dilerse ibret almaya doğru gider.

Dilerse, hissedilen şeylere doğru gider; dilerse, örtülü şeylere doğru gider.

Dilerse, bütünlere doğru gider; dilerse parçaların hapsinde kalır.

Bunun gibi her beş duyu, borudaki (su) gibi gönlün arzusu ve emri üzere akar gider.

Gönül onlara her neyi gösterirse, beş duyu eteklerini toplayıp o yana gider.

El ve ayak, Musa’nın elindeki o asâ gibi açıkça gönlün emrindedir.

Gönül isterse, ayak o istekle raksa başlar; ya da eksiklikten fazlalığa doğru kaçar.

Gönül isterse, el, parmakla hesaba girişir ya da kitap yazar.

El, gizli bir elde kalmıştır; o (gizli el) içtedir, bedeni dışarıya dikmiştir.

(Gönül) dilerse (o el) düşmana bir yılan kesilir. Dilerse, veliye/dosta yardımcı olur.” (Mesnevî-i Ma’nevî, çev.: Derya Örs, Hicabi Kırlangıç, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, İstanbul 2015)

Öte yandan, Mevlânâ’nın yine Mesnevî-i Ma’nevî’sinde anlattığı, Hz. Ömer’e, gözüne inen bir kaş kılına aldanarak hilali gördüğünü söyleyen adamın hikayesi cinsinden, doğrunun tayininde zikrettiğimiz nefsani / psikolojik etkiler kadar, bakma, hissetme ortamını belirleyen maddi etkiler de önemlidir.

Doğruluk / doğrular bahsinde acaba, gönül’ün yerine siyasi bir görüşe körü körüne duyulan sevgiyi ya da bağlılığı; göze inen kaş kılının yerine siyasi bir inat ve ısrarla PR (Public Relations) yapma saplantısını ikame edersek, nasıl bir güncel tablo ortaya çıkar?

Geçende, yeni kurulan bir siyasi partinin yayın organı olmasının ötesinde, merkezdeki siyasi parti tarafından menfaat eli kesilen bir grubun, o partinin işlerine karşı yerli yersiz itirazda bulunmayı yegane iş edindiği bir gazetede, “Kimsenin adamı değiliz ve kimsenin adamı olmayacağız” şeklindeki salvoların üstüne “çok farklı görüşlerin serbestçe ifade edilebildiği bir özgürlük adası” olma iddiası da bir tüy olarak dikilmişti örneğin.

Özet bir söyleyişle “maskeli muterizlerin doğruluk vehmi” olarak niteleyebileceğimiz bu durum, yukarıda zikrettiğimiz esas bağlamında salt doğruluğa dair bir doğruyu belirleme çabasının da alt edilmesi nedeniyle, yaşama biçimi, kültürel tutum ve giderek ahlâkî bir sorun olarak incelenmeyi gerektirmektedir.

Zira, “biz farklı bakıyoruz; biz sorulmayanı soruyoruz; biz herkesin söylemekten kaçındığı şeyleri söylüyoruz” şeklindeki iddiaların, bir siyasi parti bağımlılığının içinden ve salt vehim ürünü olarak ortaya konulduğunu bilmek, bu iddiaları doğruluk teması içinde değil, vehimden beslenen bir sahtekarlık teması içinde değerlendirmeye bitişiyor.

Diğer bir söyleyişle, maskeli muterizlerin doğruluk vehmi, bakış ve hissedişteki ilk safiyetin, yukarıda zikredilen saiklerle değişmesinden / kirlenmesinden değil, bilakis vaki değişmede olumsuzluğun olumluluk gibi görülmesinden, kirlenmenin ise bile isteye arzulanarak kurgulanmış olmasından dolayı, salt psikolojik de değil, gözüne inen bir kaş kılı örneğiyle mütenasip olarak patolojik incelemeyi zorunlu kılıyor.

Oysa ki, mezkur sorunu, asgari bir sadelik içinde aşmak mükündür.

Bunun için biraz kendilik / kimesne bilgisi ile mütevazılık yeterlidir.

İnsan olarak zıtların toplamından oluştuğumuzu, içimizdeki hangi zıtlıkların karşıtıylarıyla yer değiştirdiğini bilmemizin zorluğunu göz önüne alarak, “sevgimiz ve nefretimiz bakışlarımızı, hislerimizi belirler; sevgimiz nedeniyle sevdiğimize kusursuzluk, nefretimiz nedeniyle rakibimize kusurluluk yüklememiz tabidir. Bu esasa göre, ilgili sözlerimizde doğruluğu gözetmemize rağmen, ondan sapma payımız, kedinliğinden gözetilmelidir.” demek yeterlidir.

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@