Derin Gerçekler

Bayrama doğru yoğun bir hafta geçiriyoruz. Erdoğan-Özel görüşmesi, Moskova’da Hakan Fidanın temasları, Erdoğan’ın Ayşe Ateşle buluşması derken Gülen konusu geri plana düştü. “Uluslararası sistem” ile ilgili konular kimsenin gündeminde değil. İsrail kınanıyor, Filistin’e destek mesajları ile yeni güne başlıyoruz. Genelde birilerinin “elleri ayakları boş değil, tuttukları iş değil”. Sadra şifa , derde deva bir şeyleri yok günün sonunda, iyi niyet temennilerinden başka.

Gazze ve GlobalReset, Epstein üst üste gelince büyü bozuldu. İsrail’de Savaş kabinesi dağılmanın eşiğinde. AP seçimlerinde muhafazakarlar öne geçti, Fransa erken seçime gidiyor. Le Pen NATO’dan ayrılmaktan söz ederken, Rusya’da yapılacak BIRCS toplantısı öncesinde Putin’e yakınlığıyla bilinen Alexander Dugin Hakan Fidan’ın son Çin ziyaretini değerlendirirken Türkiye’nin BRICS’e üye olmasının NATO’dan çıkmasıyla sonuçlanabileceğini söylemesi de ilginç..

Türkiye’de herkes, Erdoğan sonrasını, Bahçeli sonrasını, CHP’nin kongre  sonrasını, F. Gülen sonrasını konuşuyor. Şu anda, gelinen noktada Türkiye’de %20’nin üzerinde hiçbir parti yok. Bakmayın aidat ödemedikleri üyeliklerini sonlandırmadıklarına %30 bir kararsız seçmen kitle var. En büyük grup bunlar. Bu grup ne partilerine, ne liderlerine, ne kadrolarına, ne de programlarına güveniyor.  Cemaatlerde durum da aynı yönde gelişiyor. Yaşanan olaylar sukutu hayallerine sebep oldu. Gazze konusunda cemaatlerin hiçbir şey yapamamaları, yapamamaları, o uçmayan şeyhi uçuran müritlerinin ürettikleri  algıların içinin boş olduğunu gösterdi. Global Reset çetesinin tehditlerine boyun eğen ve her fırsatta “Uluslararası sistemle birlikte hareket etme” sözü veren, HABAT ve AGARTHA’yı ağızlarına bile almayan, TransHumanizm konusundan habersizlermiş gibi davranan siyasilere halkın güveni kalmadı.

Siyasetten kaçış,  en büyükten en fazla, ama her partide var olan bir  durum. Ve bu durum hız kesmeden artarak devam ediyor. Avrupa’da patladı. ABD ve İngiltere patlamaya hazır. İsrail’de de durum böyle. Ve tabi Türkiye ve diğer İslam ülkelerinde de durum farklı değil.

O birbirlerine karşı mangalda kül bırakmayan, karşılıklı ihanet suçlamalarına varan, Beka sorunu olarak gördükleri taraflara çıkarları söz konusu olduğunda nasıl kucaklaştıklarını insanlar gördüler.. Hele de uluslararası sistemin Türkiye’den bir talebi oldu mu, AK Parti ile CHP, MHP ile DEM arasında bir fark kalmıyor.

Siyasetten ve Cemaat yapılarından kaçış devam ederken, henüz bu kitleler nereye gideceklerine bir karar vermiş değiller. Bu arada zaten Sivil yapılar ve Media, Akademi, Sermaye grupları da siyasetin arka bahçesinde konumlandıkları için onlar da bir çare değil.

Ama ilginç olan, yeni bir ortak cephe oluşuyor. En azından farklı dini, mezhebi, etnik, ideolojik ve politik topluluklar mevcut durumda bu günkü düzene karşı birlikte HAYIR diyorlar. Ama henüz bir araya gelme konusunda endişeleri var. Ve geçmişten gelen din ve tarih okumalarına karşı da derin bir şüphe duymaya başladılar. Abdülhamid, Vahdettin, Mustafa Kemal, Menderes fark etmiyor. Herkeste bir çok konuda bir aldatılmışlığın farkındalığı söz konusu. Aynı ülkenin çocuklarının sağ-sol, alevi-Sünni, laik-İslamcı diye birbirine kırdırılıp onların kanları ve gözyaşları üzerine kendilerine iktidar ve servet üretenleri perde gerisinde arkalarında derin bağ ve sırtlarını dayadıkları uluslararası sistemin farkına varmak konusunda eskisinde çok daha istekli gözüküyorlar.

Herkes bugün Adalet istiyor. Ama konuşulan konu, Uluslararası sistemin operasyonları için sorun çıkartması muhtemel anayasa engellerini kaldırmak, mevcut iktidarın işini kolaylaştıracak düzenlemeler yapmakla sınırlı olacağı düşünülen, ama mahiyesi hakkında kimsenin fazla bilgi sahibi olmadığı bir anayasa değişikliği konusu var. Tabi anayasa değişikliği ile birlikte bir de genel af planı var. Bu zaten kaçınılmaz. Bununla da halkın belli kesimlerinin desteğini sağlama planları yapılsa gerek. Öte yandan zaten cezaevleri dolup taşıyor.

Bu siyasetin, bu partilerin bugün mevcut sorunlara çözüm üretemediklerini, bu kafa, bu kadro ile bunun mümkün olmadığı da artık görüyorlar. Herkes Mafia’dan şikayetçi. Herkes Uyuşturucudan, dağılan ailelerden, gençlerin geleceğinden  başını alıp giden ahlaksızlıktan rahatsız ama bir çözüm sunan yok.

Herkes, mevcut partilerin ekonomik sorunlarla baş edebilmesi konusunda umutsuz. İnsanlar Lüksten, israftan şikayetçi. Herkes rüşvetten, torpilden rahatsız. Ne istemediklerini biliyorlar. Bu düzenin böyle devam edemeyeceği ve etmemesi gerektiğinden eminler ama, daha iyi bir gelecek için ne yapmaları gerektiği konusunda düşüncelerinde bir netlik yok. Endişeleri var. Yanlış yapmaktan korkuyorlar. Ya bunlar gider daha kötüsü gelirse, ya birileri gelir bizden de hesap sorarsa diye endişeleri var.

Kader’e, rızka ve ecele iman konusunda toplumda büyük bir zafiyet var. Müthiş bir manevi boşluk, özgüven zafiyeti var. Hep birileri Rab ve İlah konumuna yükselttikleri, liderleri, örgütleri, şeyhlerine güvenmenin yeterliği olacağını söylemiş onlara.

15 Temmuz’a giderken Gülen konusu yeniden gündemde. Ve tabi Cemaatin geleceği de konuşuluyor. Cemaat mensupları  bugün başta ABD, AB ve İngiltere olmak üzere daha bir çok ülkede varlar. İsrail’de de var, bazı Arap ve Afrika ülkelerinde de, Latin Amerika’da da. Değişik isimler altında daha bir çok ülkede. Bu kişilerin önemli bir kısmı bulundukları ülkelerin yönetimlerinin himayesinde bulunuyorlar ve o ülkelerin istihbarat örgütlerinin yakın takibindeler ve bu ülkelerde ciddi mali kaynaklara sahipler.

Cemaat, en çok Gülen sonrası yeni “efendilerini merak ediyor. Tabi, mali kaynaklar ve tapuların yönetimi de bu kişiye ait olacak. Ne var ki, bu mali kaynaklar ve tapular, farklı ülkelerde farklı kişilerin ve kuruluşların adına kayıtlı.

Kimi kendi geleceği konusunda karar vermek için süreci takip ediyor, kimi cemaat içindeki statüsünü belirlemek ve bu kaynaklardan yararlanma konusunda beklenti içinde. Tabi bir de Gülen sağlığı iyi değil, son videosunda göründüğü kadarı ile. Ölümü halinde ne olacak. ABD’de mi gömülecek, Türkiye’de mi? O hala Türk vatandaşı olduğuna göre, bu mümkün. Ya da kendi gelmek isterse, arkadaşları getirmek isterse, ABD iade edecek olursa adres belli. Gelince de hastaneye kaldırılacak. Sonrası ise ayrı bir tartışma konusu olacak gibi.

Artık bu hareket dini olmaktan çok politik bir hareket ve kadroları çok farklı ülkelerle çok farklı işbirliği içindeler. Dolayısı ile o ülkeler de bu konularla ilgili..

Cemaate ait para ve tapuların hesapları bir elde toplansa bile bunların bir merkeze transferi çok kolay gözükmüyor. İşin içine para ve yönetim hesapları girince fark siyonlar arası çatışma kaçınılmaz gözüküyor.

Pek gündemde değil ama, Cemaatin arşivi nerede, kimin elinde.. Arşiv dedikse, içeride iken kopyaladıkları kamu bilgileri, dışarıdan hackerler üzerinden elde edilen bilgiler ve değişik kişi ve kuruluşlarla ilgili kasetler ve dosyalar nerede ve bunlar kimin elinde. Emniyetteki ve istihbarat örgütlerinin elindeki kimi bilgilerin o dönemde bunların eline geçmiş olması muhtemel. Muhtemelen bunların bir kısmı zaten bir şekilde bulundukları ülkelerin istihbarat örgütlerinin eline geçmiştir.

Bu bilgi ve belgeleri sadece Türkiye için düşünmeyin. Bulundukları tüm ülkelerde benzer şekilde faaliyetler gösteriyorlardı.

Cemaatin kara para ilişkileri çözülürse, çok farklı bilgilere ulaşılabilir. Hele de Afrika üzerinden altın ve değerli taşlar konusu ayrı bir konu. Ve bunlar bir offshore üzerinden patlatılacak olursa cemaatin bir çok hesabına el konulabilir. O günlerde birilerinin  Selçuklu tarihi eserlerinin Türkiye'den Kaçak yollarla çıkartılıp satılmasına aracı olanlar da olmuş. Tabi bunlar unutuldu gitti. Bazı Yahudi iş adamları ile onlar üzerinden bazı işler de yapmışlar. Bakarsınız yarın İsrail’den ya da Avrupa’dan bir sosyal media hesabından Netanyahu’nun ya da batılı bir politikacının bu çevrelerle ilişkisi üzerinden haberler de yapılabilir.

Cemaatin Sabatay ve Pakradun’ların listesini elde ettikleri ve bunların soyağacı üzerinden çalıştıkları iddiası vardı bir arada. Cemaatın ilgilenmediği konu yoktu ki. Peki bu bilgiler şimdi kimin elinde. Tabi bütün bunların CIA ve FBI tarafından bilinmemesi mümkün değil ve bu bilgilerin onların eline geçmiş olması da mümkün.

15 Temmuz’un üzerinden bu kadar zaman geçti ama mesela biz, 15 Temmuz başarılı olsa idi, hangi illere kim vali, emniyet müdürü garnizon komutanı olarak tayin edilecekti onu bilmiyoruz. O gün parlamentoda bunlarla birlikte olan milletvekilleri kimlerdi onu da bilmiyoruz. Ya da başarılı olduklarında ilk bakanlar kurulunda kimler olacaktı? Hangi ülkelere kimler büyükelçi olarak gönderilecekti ya da darbe sonrası ilk tutuklanacaklar kimlerdi, onu da bilmiyoruz.

Kütahyalı Mustafa Faruk Maltaş’ın, darbeden 4 ay önce ele geçirdiği cemaat arşivindeki bilgiler savcılığa verilseydi, belki bu gün çok daha fazla bilgi sahibi olurduk, ama olmadı. (Bu adam o gün devlete bu bilgiyi verdiği için bugün mağdur edildi). Peki bundan sonra olabilir miyiz, bilmiyorum. Bilgi sahibi olanlar gerçeği söylemiyorlar, ellerindeki bilgileri bazan da çarpıtarak kendilerini aklamaya çalışıyorlar.  Hal böyle olunca sonuç da böyle oluyor. O zaman gerçekleri yerini söylenti alıyor. Söylenti, en tehlikeli gerçekten daha tahripkar olabilir. Söylenti kargaşanın ikiz kardeşidir. Oysa gerçek herkes için en iyi olanıdır. Hani adil şahitler olacaktık ve adalet mülkün temeli idi. Mülkün temeli değilse ilk deprem yıkılır..  Zaman olarak da mekan olarak da ülkemiz ekonomik ve siyasi anlamda deprem kuşağının tam merkezinde.

Selam ve dua ile.