“Zenginlik üretenler eşitsizlik ve sömürü yaratır, barış isteyenler bazen savaşmak zorunda kalır.”

Ahlak

Hanno Sauer

“Benim tek pusulam vicdandır. Vicdanı olmayan her insan Nazi’dir .”

Orta Zekalılar Cenneti

Zülfü Livaneli

Rivayete göre bir hükümdar, sarayındaki vezirlere şu soruyu sorar:

“Bir insanın gerçekten dürüst olup olmadığını nasıl anlarsınız?”

Kimi “Yalan söylemediğinde” der, kimi “Kanunlara uyduğunda”, kimi de “İnsanların içinde doğru davrandığında.”

Hükümdar başını sallar ve şu cevabı verir:

“Hayır. Bir insanın dürüst olup olmadığını anlamanın tek yolu, ona fırsat vermektir.”

İnsan karakteri yoklukta değil, imkân karşısında ortaya çıkar.

İşte tam bu noktada Immanuel Kant’ın ahlak anlayışı devreye girer. Kant’a göre bir insan hapse girmekten korktuğu için çalmıyorsa ahlaklı değildir. Bir siyasetçi oy kazanmak için yardım yapıyorsa ahlaklı değildir. Bir iş insanı itibar kazanmak için bağış yapıyorsa ahlaklı değildir. Bir sanatçı alkış almak için hakikati savunuyorsa ahlaklı değildir.

Çünkü ahlakın ölçüsü sonuç değil, niyettir.

Bugün Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri ekonomik kriz, eğitim krizi veya siyasal kutuplaşma değildir.

Asıl sorun ahlakın yerini görüntünün almış olmasıdır.

Siyasete bakıyoruz…

Muhalefetteyken şeffaflık isteyenler iktidara gelince sessizleşiyor. İktidardayken hesap soranlar muhalefete düşünce aynı talepleri unutuyor. İnsanlar ilkelerini değil, pozisyonlarını savunuyor.

Oysa ahlak, kendi mahallene de aynı teraziyi uygulayabilmektir.

Bugün Türkiye’de birçok kişi adalet istemiyor.

Kendisi için adalet istiyor.

Bu ikisi aynı şey değildir.

Sanata bakıyoruz…

Özgürlük sloganları atan bazı sanatçılar, kendileriyle aynı düşünmeyen insanların susturulmasını alkışlayabiliyor. Sansüre karşı olduklarını söyleyenler, sansür kendi ideolojik rakiplerine uygulandığında sessiz kalabiliyor.

Demek ki mesele özgürlük değilmiş.

Mesele kimin konuştuğuymuş.

Derneklere bakıyoruz…

Yoksulun evine giren kameralar, ihtiyaç sahibinin yüzünden daha görünür hale geliyor. Yardım bazen iyilik olmaktan çıkıp reklam kampanyasına dönüşüyor.

Bir çocuğun gözyaşıyla çekilmiş fotoğrafın altında yüzlerce kurumsal logo bulunabiliyor.

Yardımın görünmesi ayrı şeydir.

Yardımın gösteriye dönüşmesi ayrı şeydir.

Vakıflara ve cemaatlere bakıyoruz…

Ahlak anlatanlar arasında ahlaksızlık yapanlar çıkabiliyor. Kul hakkından söz edenler güç karşısında susabiliyor. Tevazu öğretenler makam yarışına girebiliyor.

Bu durum dini değil, insanı anlatır.

Çünkü insan denetlenmediğinde neye dönüşeceğini çoğu zaman kendisi bile bilmez.

Sol yapılara bakıyoruz…

Emek, özgürlük ve eşitlik söylemleriyle ortaya çıkan bazı çevrelerin farklı düşüncelere karşı tahammülsüzleşebildiğini görüyoruz.

Sağ yapılara bakıyoruz…

Milli ve manevi değerleri savunan bazı çevrelerin güç elde ettiklerinde eleştiriye kapandığını görüyoruz.

Demek ki sorun sağda veya solda değil.

Sorun insanın kendi içindeki iktidar arzusunda.

Kant’ın belki de en rahatsız edici tespiti şudur:

Bir kötülüğü yapmamanız, onu istemediğiniz anlamına gelmez.

Belki sadece fırsat bulamamışsınızdır.

Bugün sosyal medyada ahlak dersi veren kaç kişi, eline sınırsız güç geçtiğinde aynı kalacaktır?

Bugün yolsuzluğu lanetleyen kaç kişi, önüne aynı imkân konsa reddedecektir?

Bugün liyakati savunan kaç kişi, kendi yakını için torpil istemeyecektir?

İşte cevabını veremediğimiz sorular burada başlıyor.

Çünkü ahlak, insanın başkalarına anlattığı şey değildir.

Ahlak, kimsenin görmediği yerde verdiği karardır.

Türkiye’nin bugün yeni sloganlara değil, yeni vicdanlara ihtiyacı var.

Yeni partilerden önce yeni karakterlere…

Yeni kurumlar kurmaktan önce yeni ahlaklar inşa etmeye…

Çünkü kanunlar suçluları cezalandırabilir.

Ama vicdanını kaybetmiş bir toplumu hiçbir kanun kurtaramaz.

Ve unutmayalım:

Maskeler, yüzü gizlemek için takılır.

Fakat güç, makam ve para ortaya çıktığında düşen şey maskeler değil; insanın gerçek yüzüdür.