“Beyaz Zambaklar Ülkesinde” yalnızca Finlandiya’nın kalkınma hikâyesini anlatan bir eser değildir. O kitap, aynı zamanda “aydın” olmanın ahlâkını tarif eden bir vicdan manifestosudur. Grigory Petrov’un satırları, üzerinden bir asır geçmiş olmasına rağmen bugün hâlâ birçok topluma, özellikle de kendisini “aydın” olarak tanımlayan kesimlere rahatsız edici sorular yöneltmektedir.
Petrov’un aydın tanımı nettir: Aydın; iyi giyinen, yabancı diller konuşan, akademik unvanlar taşıyan ya da yüksek maaş alan kişi değildir. Aydın, milletin ortak aklıdır. O, toplumun en yoksul insanını da kendi kaderinin bir parçası gören kişidir. Bilgisini kişisel kariyerinin değil, milletinin geleceğinin hizmetine sunandır.
Bugün ise şu soruyu cesaretle sormak zorundayız:
Biz gerçekten aydın yetiştiriyor muyuz; yoksa yalnızca diplomalı insanlar mı üretiyoruz?
Diplomaların sayısı artıyor. Üniversitelerin sayısı çoğalıyor. Akademik yayınlar çoğalıyor. Ancak aynı dönemde güven araştırmaları, toplumdaki kurumlara ve birbirine duyulan güvenin birçok ülkede zayıfladığını; yalnızlık, kutuplaşma ve toplumsal yabancılaşmanın arttığını gösteriyor. Bilginin çoğaldığı bir çağda, ortak vicdanın aynı ölçüde güçlenmediği yönündeki tartışmalar giderek daha görünür hâle geliyor. Bu tablo, tek başına eğitimin değil; eğitimin hangi amaç için kullanıldığının da önemli olduğunu düşündürüyor.
Bugün birçok aydın, halkın içinde değil; birbirini alkışlayan dar çevrelerin içinde yaşamayı tercih ediyor. Kahvehanelerin yerini televizyon stüdyoları, sosyal medya platformları ve konferans salonları aldı. Ancak Petrov’un eleştirdiği zihniyet büyük ölçüde değişmedi. Bilgi, toplumu dönüştüren bir sorumluluk olmaktan çıkıp çoğu zaman kişisel görünürlüğün ve kariyerin aracı hâline geldi.
Oysa gerçek aydın, toplumun alkışladığı kişi değildir; toplumun yükünü omuzlayan kişidir.
Bir öğretmen yalnızca ders anlatmaz; umut yetiştirir.
Bir doktor yalnızca hastalık tedavi etmez; insan onurunu korur.
Bir gazeteci yalnızca haber yazmaz; hakikatin hafızasını oluşturur.
Bir akademisyen yalnızca makale yayımlamaz; gelecek nesillerin düşünce dünyasını inşa eder.
Bir siyaset bilimci, hukukçu, sanatçı ya da yazar da yalnızca kendi alanında üretim yapmakla yetinmez; yaşadığı toplumun vicdanına katkıda bulunur.
Bugün dünyanın gelişmiş toplumlarına baktığımızda ortak bir özellik dikkat çeker: Güçlü kurumlar kadar güçlü bir sorumluluk kültürü. Eğitimin amacı yalnızca meslek kazandırmak değil; vatandaşlık bilinci, üretkenlik, güven ve ortak yaşam kültürü oluşturmaktır. Finlandiya’nın eğitim modeli, Japonya’da çocuklara küçük yaşlardan itibaren verilen ortak sorumluluk anlayışı ya da bazı Kuzey Avrupa ülkelerinde kamu güvenini önceleyen uygulamalar, kalkınmanın yalnızca ekonomik yatırımlarla değil, toplumsal bilinçle de ilişkili olduğunu gösteren örnekler olarak sıkça anılır.
Biz ise çoğu zaman çocuklara sınav kazanmayı öğretiyoruz; fakat ülke kazanmayı öğretemiyoruz.
Başarıyı anlatıyoruz; fakat fedakârlığı yeterince konuşmuyoruz.
Haklarımızı biliyoruz; fakat sorumluluklarımızı aynı kararlılıkla hatırlamıyoruz.
Petrov’un en sarsıcı cümlesi belki de şudur:
“Milletin kaba, cahil, sarhoş, hasta ve sefil olması sizin eksiğinizdir.”
Bu cümle ilk bakışta ağır gelebilir. Elbette bir toplumun bütün sorunlarının yükü yalnızca aydınların omuzlarında değildir. Ekonomik koşullar, siyasal tercihler, tarihsel süreçler ve kurumların işleyişi de belirleyicidir. Ancak Petrov’un işaret ettiği ahlâkî sorumluluk göz ardı edilemez: Bilgisi olanın, o bilgiyi toplum yararına kullanma yükümlülüğü vardır. Çünkü bilgi, yalnızca sahibini yükselttiğinde eksik kalır; başkalarının hayatına dokunduğunda gerçek değerini bulur.
Bugün belki de en büyük ihtiyacımız yeni binalar, yeni sloganlar ya da yeni tartışmalar değildir.
En büyük ihtiyacımız, yeniden milletinin arasında yürüyen aydınlardır.
Çocuğun gözündeki umudu görebilen…
İşçinin alın terine saygı duyan…
Köylünün üretimini önemseyen…
Kadının onurunu kendi onuru bilen…
Yaşlının yalnızlığını kendi yalnızlığı sayan…
Ve en önemlisi, halkı küçümsemeyen; halkla birlikte öğrenen, üreten ve yol yürüyen insanlar…
Çünkü aydın, halktan uzaklaştığı gün yalnızca kendisini değil, toplumun geleceğini de yalnız bırakır.
Grigory Petrov’un yüzyıl önce yaptığı çağrı bugün hâlâ yankılanıyor:
Bir milleti ayağa kaldıracak olan, yalnızca okullar değil; okuduklarını milletine adayan insanlardır.
Ve belki de bugün hepimizin kendimize sorması gereken tek soru şudur:
Biz gerçekten aydın mıyız; yoksa yalnızca eğitimli insanlar mı?