Siyaset göz göre göre iflasa sürükleniyor. Hem de istisnalar dışında topyekun. Dayandıkları kavramlar ve kadrolar itibarıyla birçoğunun varlık ve meşruiyeti tartışmalı hale geldi. Adalet mülkün / malik (sahip) olunan her şeyin temelidir. Adalet yasa ya da yargı eliyle icra edilse de aslında hukuka uygun olmayan yasa suç aletidir. Yasanın da ruhu vardır. Yasanın ruhu hukuktur. Hukuka uygun karar vermeyen yargıç da hukuksuzluğun bir parçası olarak din gününde, İlahi yargı divanından şüpheli değil, hüküm giymiş olarak ayrılacaktır. Çünkü onun aleyhine kendi elleri, dilleri şahitlik edecektir ve bu hükmün temyizi de yoktur.
Siyasilerin; savcı, yargıç, adalet bürokrasisinde yer alan her kişinin, yasama ve yürütmeden başlayarak müştereken ve müteselsilen sorumlu tutulacaktır. Adaletsizlik karşısında sessiz kalan medya, STK ve herkes de bu zincire dahil edilecektir.
Derler ya: Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan... Siyaset bozulursa mı yasama-yargı bozulur? Aslında bunlar U borusu gibi birbirine bağlıdır. Tavuk-yumurta misaline gelince; tavuk karnında yumurta ile yaratılmış olamaz mı?
Bana kalırsa CHP 1939’da babasız kaldı. 1946’da ise bitkisel hayata girdi. 1960’ta yeniden canlandırılmak istense de bunda başarılı olamadılar. 1960’ta zaten o da kapatıldı. Zaten o yıllarda eski tüfekler “Ben Atatürkçü değilim”, “Hangi Atatürk?” diye kitaplar yazmaya başladılar. Daha sonra CHP klonlanarak yeniden hayata döndürüldü. Ama o artık eski CHP değildi. Baykal zamanında CHP’nin geni ile oynandı, sonrasında olanları biliyorsunuz. Bugün budanarak “Siyasi Tarih Müzesi”ne kaldırılma hazırlığı yapılıyor. Yeni Parti, CHP’nin devamı değil.
Aslında Türkiye’deki siyasi partilerin pek çoğunun geni ile oynandı. Zaten 19. yüzyıl sonunda, savaş yıllarında kapitalizmin, komünizmin ve faşizmin gölgesinde oluşan kavram ve kurumlarla 21. yüzyılı anlamak, açıklamak artık mümkün değil. Soğuk Savaş biteli çeyrek asırdan fazla zaman oldu; hala, hani o savaşın bittiğine inanmayan Japon gibi, birileri sağ-sol kavgasının devam ettiğini zannediyor. Ulus-devleti kuranlar ulus-devletin iflasını ilan ediyorlar; bizimkiler hala ulus-devlet, vatan, laiklik nutukları atıyorlar. Yahu birileri “Tarihin Sonu”ndan söz ediyor; geliyorum diyen “Medeniyetler Arası Çatışma” Globalistlerin dünyanın nüfusunu 500 milyona indirmeye çalıştıkları Kıyamet Savaşı'nı işaret etmiyor mu?
Farkında mısınız, siyaset kendi evlatlarını yiyor. CHP nereye savruldu görüyorsunuz; AK Parti tarikat ve cemaat yapılarına arkası arkasına operasyonlar düzenliyor, MHP PKK lideri Öcalan’ı TBMM’ye çağırıyor.
"Olmaz olmaz" demeyin; bundan sonra her şey olabilir.
Görüyorsunuz değil mi, bir zamanlar başörtülülere “Yallah Arabistan’a” diyorlardı; şimdi Türkiye’de Kemalistler zemin kaybına uğrarken Suudi Arabistan’da Kemalizm yeniden hayat buluyor.
Neyse, bugün artık Kemalizm, bankası olan, devletin bütün kademelerine sızmış bir siyasi tarikattır.
Kuriş konusu aslında çok ilginç. Denizolgun’un kabri ile ilgili “fethi kabir” operasyonunun nasıl sonuçlanacağını merak etmiyor değilim de işin bir ucunun Almanya’ya uzanması çok daha önemli ve kafa karıştırıcı bir konu. Almanya ve Japonya mahcur ülkeler. Mesela Almanya’da gizli bir ABD, gizli bir İngiltere, gizli bir Fransa, gizli bir Vatikan ve gizli bir İsrail var. F. Gülen’den boşalan alanı doldurmaya çalışan Kuriş’in Pensilvanya’sı Köln!? Alihan Kuriş’in “İslam Kültür Merkezleri Birliği” adını verdiği külliyenin Almanya’daki merkezi Köln. Semt olarak ise Müngersdorf semti. Köln bilindiği gibi Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinin başkenti. Yani ulus-devlet ve uluslararası düzenin inşası için başlangıç kabul edilen Vestfalya Antlaşması'nın imzalandığı yer. Bu eyalet kontrat bölgesidir. Fransa’nın, başkenti Strazburg olan Alsas-Loren eyaleti de kontrat bölgesidir. Bu bölgelerde laiklik ve seküler kurallar değil, kontrat kuralları geçerlidir.
Dünyadaki FETÖ’den boşalan okul, vakıf, derneklerin hepsi Maarif'in kontrolünde değil. Şimdi sahipsiz kalan Rabıta’nın, Kaddafi’nin okul, yurt, kurs ve vakıflarının bir yere devredilmesi gerekiyordu. Bu iş için en uygun cemaat ve bu cemaat için en uygun lider Kuriş görülmüş olmalı.
Bakın, bizde partiler tarikatlaştı; tarikatların da artık partileri var, sadece şirketleri değil. Bunun sağı-solu yok. Alevi-Bektaşi, Kızılbaş, Nusayri fark etmiyor; onlar sol partilerle kol koladır. Sünni tarikatlar sağ partilerle içli dışlıdır.
Şunu da görelim, görülen o ki bu operasyonlar devam edecek. Kuriş’le başladı, Kuytul’la devam ediyor. Herkes “Sıradaki kim?” diye soruyor. Cübbeli, kendini dışlayan İsmailağa’yı işaret ediyor. Geride İskenderpaşa ve Sami Efendi Cemaati kaldı, bir de Hilmi Işıkçılar. Daha birileri de var da onların bazıları Kalkancı Tarikatı gibi bir şey. Yani yerli ve milli. Onların dokunulmazlıkları var...
Daha düzinelerce tarikat var da kamuoyunun nazarındakiler açısından vitrinde bunlar var.
Bu operasyonlar irili ufaklı tüm cemaatler üzerinde bir baskı oluşturdu, tedirginlik söz konusu. Tabii bir yandan da siyasi çevrelerden birileri daha küçük cemaatler ile temas kurarken, cemaat çevrelerinden birileri de siyasi çevrelere arzıihlas etmek için harekete geçmiş gözüküyor. Bu tedirginlik sağ partilerde ciddi bir çözülmeye yol açacak gibi gözüküyor. İşler tahmin edeceğiniz gibi çok karıştı ve daha da karışacağa benziyor.
Sahi, madem “cemaat liderleri” üzerinden bir operasyon yapılıyor, mesela neden Chabad’a dokunulmuyor? FETÖ dahil, AK Parti tarihindeki bütün yolsuzluk operasyonlarını toplasanız hepsinin toplamı Chabad’ın KDV’si etmez. Mesela neden Siyonist Epstein’in Türkiye’deki yapılanmasına bir operasyon yapılmıyor? Sabetaycılar bir tarikat değil mi? Onların da okulları var, holdingleri var. Mesela neden onlara dokunulmaz? Aslında artık bugün Kemalistler için Kemalizm de bal gibi bir tarikat. O Kemalistler, türbeleri yasaklayan adama Anıtkabir diye türbe yapmadılar mı? Ona “Amentü” yazmadılar mı, ona “Mevlit” yazmadılar mı? TDK sözlüğüne misal olarak “Türk’ün dini Kemalizmdir” diye yazmadılar mı? Hâşâ, birileri onu “İlah”, kimi “Peygamber” ilan etmediler mi? Bu ülkenin en büyük tarikatı Kemalizm’dir bu anlamda. Yahu, bilmiyor musunuz DEAŞ’ın ya da PKK’nın arkasında kim vardı? SDG’yi eğiten, donatan, silahlandıran kimdi? FETÖ, CIA’nın örgütlediği bir yapı değil miydi? O zaman niçin "Dostumuz Trump" ile görüşüp bu işi halletmiyoruz ki! Her darbenin arkasında ABD vardı ve darbe yargılamalarının hiçbirinde iş oralara uzamadı.
İki Mason locası var. Birine dolaylı olarak dokundular, sonra serbest bıraktılar. Mason locaları da örtülü cemaat yapıları değil mi? Darbelerden sonra tüm dernekler, odalar, vakıflar, sendikalar, hatta partiler kapatıldı; kimse Mason locasına dokunamadı. Her darbeden sonra kurulan ara rejim hükümetlerinin üçte ikisi Masonlardan oluşuyordu. Peki, bu anlamda Masonlara neden dokunulmuyor?
Aman aman, partileşen tarikatlar, tarikatlaşan partilerle nereye kadar gidebilirsiniz ki... Mesela Haydar Baş bir cemaat lideriydi, partisi de vardı. Şirketi de vardı, medyası da.
Bu süreç ini, siyasi, iktisadi, sosyal alanlarda ciddi bir travmaya sebep oldu. Kuriş operasyonu ile ilgili daha dikkatliydiler ama toplumdaki tedirginlik beklenenden çok daha yüksek oldu. Bu sürecin AK Parti'ye faydası olmayacak; aksine zararı olacak. Bu işten MHP de karlı çıkmayacak. Hele bu operasyonların Öcalan ile aynı zamana denk gelmesi toplumda farklı çağrışımlara sebep oldu.
Bu işler olurken herhalde birtakım ülkelerin istihbarat örgütleri sadece seyretmiyorlardır. Hatta sürece müdahil olmuşlardır bile. Bu alemde kimin eli kimin cebinde belli değil. Yarın ne olacağını kestirmek de kolay değil.
Öyle zannediyorum ki eylül ayına doludizgin giriyoruz. Gelecek günlerin geçen günleri aratmaması için daha sabırlı, daha akıllı, daha dürüst ve daha cesur olmamız gerekiyor.
Endişem şu ki halk ve daha çok da gençler ve kadınlar sadece cemaatten değil, camiden de uzaklaşacaklar. Camilere, dini vakıflara, insani yardım örgütlerine yardımlar da azalacak, gönüllü çalışanlar da. Bu CHP döneminde olsa yer yerinden oynardı. Bugün derin bir sessizlik hakim ve bu sessizlik hayra alamet değil. Bakın bugün ne oldu: İmam hatip lisesi mezunlarından yerleştirmeye başvuran yaklaşık 120 bin öğrencinin yalnızca yüzde 28’i 4 yıllık lisans bölümlerine yerleştirilmiş. Fen lisesi mezunlarında bu oran yüzde 75 civarındaymış. İmam-Hatip, İlahiyat ve Kur’an kursu kayıtlarında da büyük düşüşler olacak gibi. Siyasi çevrelere yakın kişi ve kuruluşların yurtlarının öğrenci sayısında da düşüşler olabilir. Birtakım holdingler, şirketler siyasete ve dini gruplara yakınlıkları dolayısıyla başlarına bir şeyler gelmesinden korkmaya başladılar. Kimileri de "Yarın iktidar değişikliği olursa, bugünlerde olanlara bakın, yarın benzer şeylerin kendi başlarına gelmesi" tedirginliğini yaşıyorlar.
Maalesef siyaset aşk ve öfke arasına sıkıştı kaldı. Kimilerinin mal, makam aşkı; kimilerinin kaybetme korkusunun sebep olduğu öfke toplumda ciddi bir tedirginliğe yol açmış gözüküyor.
Sahi, madem “uluslararası sistem ile birlikte yürümek”ten söz ediyoruz; AB üyesi olmak istiyoruz, ABD ile stratejik ortağız... Amerika’da bugün iktidarda Evanjelikler var, İngiltere’de her zaman Anglikanlar söz sahibi, Almanya Lüteryendir, İtalya Katolik, Rusya Ortodoks... Onlar öyle oluyor da sahi biz niçin böyleyiz?
Biliyor musunuz, Türkiye laik de değil. Laiklik zaten Katolik dünyası için geçerli, varlık ve meşruiyetini İncil’den alan bir kilise kurumudur; ama bunu kime anlatacaksınız. “Türk tipi” ya da “Sovyetik laiklik” aslında ayrı bir cemaatin kod adıdır.
Selam ve dua ile.