Son günlerde sanal medya ağlarında şahit olduğumuz tartışmalar, bir kez daha en net biçimde şunu göstermektedir: İlim ile hikmet bambaşka şeylerdir. Klasik ya da modern yollarla İslami ilimlere vakıf olmak aslında zor değildir. Gayret eden herkes malumat sahibi olabilir, kitaplar okuyabilir, kavramları ezberleyebilir, rivayetleri aktarabilir. Asıl mesele, bu bilgileri hikmetle damıtmak; onları yerinde ve zamanında, ihtiyaçlara göre ve ancak lazım olduğu kadar aktarabilmektir.

İlim, tek başına değer ifade etmez. Onu anlamlı kılan şey edeptir. Edeple birlikte olmayan ilim, insanı “kitap yüklü merkep” haline getirir. Ağzı bozuk, üslubu kaba, niyeti bulanık kimselerin taşıdığı bilgi, ne kadar çok olursa olsun bereket getirmez; aksine fitne ve kargaşayı besler. Çünkü ilim, edeple birlikte yürüdüğünde kalbe işler, edepsizlikle birleştiğinde ise sadece kibre ve münakaşaya hizmet eder.

Yaşadığımız dönemin bir nevi fetret devri olduğu gerçeği de göz önünde bulundurulduğunda, ilim ve fikir sahiplerinin hikmete ne kadar muhtaç olduğu daha iyi anlaşılır. Bilginin herkesin eline geçtiği, herkesin konuştuğu, herkesin hükmettiği bir çağda, asıl kıt olan şey hikmettir. Hikmet; neyi ne zaman, ne kadar ve nasıl söyleyeceğini bilmek; susmayı da konuşmayı da yerli yerince idrak etmektir. Bu idrak olmadan yapılan her “ilim” faaliyetinin, dine hizmet etmekten ziyade fitneyi büyütme ihtimali yüksektir.

İşte bu sebeple, derdi bu dini bihakkın temsil etmek olan, her sözünde ve işinde davetçi kimliğini muhafaza eden salih âlimlerimizin değeri bir kat daha artıyor. Onlar sadece malumat aktaran kimseler değil; ilmi hikmetle yoğuran, edeple süsleyen ve zamanın ihtiyaçlarına göre ölçülü bir şekilde insanlara ulaştıran kimselerdir. Böyle âlimlere duyulan ihtiyaç, bilgi çağında azalmamış; aksine artmıştır.