Kelime ve kavramlardan oluşan bir bombardıman altında olduğumuzu söylesek çok da yersiz olmaz sanırım! Duyageldiklerimizin manasını bilmeye ihtiyaç duymadan, aktif ya da pasif kabul edici bir duruş sergiliyor olmaksa ayrı bir muamma... Kavram seli altında boğuntuya getirilerek icra edilen bir 'rıza imalatı' ile yüzyüzeyiz. Hakikatin başına çuval geçiren gerçeğimsi cereyanlar elinden bizarız. Kırk katır mı kırk satır mı? Ne kırk katır ne kırk satır!
Tam bu noktada John Locke’un 'Kelimelerin Suistimali' isimli eserindeki tespit ve görüşlere bir nazar etmek lazım... Öncelikle... Locke’un nazariyesinde, insan zihni boş bir levha (tabula rasa) olarak nitelenmekte... Dolayısıyla bütün bilgiler, duyu ve deneyimler yoluyla basit ve karmaşık ideler (fikirler) halinde zihne giriş yapar. Düşüncelerimizi başkalarına aktarmak için kelimelere ihtiyaç duyarız. Kelimeler, zihnimizdeki fikirlerin duyulabilir işaretleridir. Ne yazık ki insanlar bu işaretleri yani kelimeleri; yanlış, gelişigüzel veya kötü niyetli kullanarak bilgiye -hakikate- ulaşmayı engeller.
Peki bu engelleyiş nasıl vuku bulur? John Locke'un tespitlerinden istifadeye devam edelim...
Anlamı belirsiz, muğlak ve istikrarsız kelimeler kullanmak... İnsanların bir kelimeye net bir anlam yüklemeden, onu her seferinde farklı bir şekilde kullanması en yaygın suistimaldir. Nalıncı keseri gibi kendine yontmak deyimi sanki bu suistimal için söylenmiş diyesi geliyor insanın... Haliyle bu durum, düşüncelerde sarsıntılar eşliğinde kafa karışıklığı oluşturmakla kalmayıp, sağlam bir bilgi inşa edilmesini önler ki; zamanla itimat adını taşıyan sütunları sarsıp devirmeye kadar varan bir belaya kapı aralar...
Yeni ve gereksiz terimler uydurmak... Özellikle felsefe, sosyoloji, tarih, siyaset ve teoloji alanındaki kalem ve/veya kürsü erbabları, arkasına sığınacakları anlaşılmaz, süslü, yüzeysel olarak görünüşte hiç kimsenin itiraz edemeyeceği yeni(?) terimler icat ederek suistimal yolunu tutabilir. Locke, bu kişileri "kelimelerin arkasına gizlenmiş cambazlar" olarak nitelendirir; ortada gerçek bir fikir, çözüm, fayda, hayır veya aydınlanma yoktur, sadece göz boyama vardır. Yine bizden bir deyimle örtüşen bir tespit: Cambaza bak!
Kelimeleri karşılığı olmayan idelere (fikirlere) bağlamak... Zihinde hiçbir somut ya da net karşılığı (idesi) olmayan ya da mantıksal çerçevesi çürük ve tutarsız-çarpıtılmış soyut kelimelerin, varmış gibi kullanılması da bir başka suistimal usulü... Öyle ki insanlar boşlukta kalan bu kelimeler üzerinden uzun tartışmalar yaparken; tartıştıkları şeyin ne olduğunu, ne manaya geldiğini, neticesinin nereye varacağını bile bilmezler... Bir nevi bir deli kuyuya taş atmış kırk akıllı çıkaramamış vaziyetinin şuurdan yoksun hali...
Mecazi ve eğretilemeli anlatımların bilgi yerine kullanılması... Şiirde veya hitabette başka bir deyişle edebiyat parçalarken yahut hamaset icra ederken, duygular üzerinden bir kanaat uyandırmak -belki galeyana erişmek- için mecazlar kullanılabilir. Ancak hakikat arayışında ve felsefi/fikrî argümanlarda mecaz kullanmak, kelimeleri suistimal etmektir; çünkü mecazlar aklı yanıltır ve gerçeği saptırır. Mecaz sanatı özünde kodlayıcı bir muhteva içerdiğinden, işitenin objektif zeminde kalmasına fırsat vermez. Mecaz bu noktada sadece şartlandırmalara payanda olma hüviyetiyle arz-ı endam eder.
Kelimelerin herkeste aynı anlama geldiğini varsaymak... Kişinin kendi zihninde kurduğu özel anlamı, herkesin aynı şekilde bildiğini varsayarak iletişim kurması durumu... İletişim ifadesi buraya pek uygun düşmüyor. Burada kişiden kişilere doğru bir buyurganlığın gölgesi salınıyor sanki... Halbuki dil, cemiyet içinde bir uzlaşma -belki kesişme noktalarının- ürünüdür ve ortak bir tanım yapılmazsa iletişim kopar. Kelime ve kavramların ortak tanım vasfı, fabrikasyon bir çıktı değil bilakis kadim tecrübe, tarih ve kültürün yıllar içinde yoğurup kıvam buldurduğu bir mevzudur.
İşte Locke’un penceresinden bakıldığında, cemiyetlerin bilimum hususlarda sürüp giden tartışmalarının tükenmeyişinin ve hatta kısır döngüye hapsolmasının temel sebebi kelimelerin suistimalidir. Doğru ve kesin bilgiye ulaşmak için yapılması gereken; kelimeleri titizlikle tanımlamak, anlamlarını sabitlemek ve zihindeki idelerle sözcükler arasındaki bağı şeffaf/harbi bir şekilde kurmaktır. Kurnazlık ve kelime oyunları bilgiye/hakikate giden yolda zıt yönde atılmış adımlardır; hakikat ise açıklık, dürüstlük, tutarlılık ve sadelik ister. Boşluklara alan bırakmayan Locke’un nazariyesinde her şey birbirine bağlıdır. Tıpkı bir zincir gibi... Bilginin ham maddesi -basit fikirler- duyu organlarıyla zihne taşınır. Zihin daha sonra bu ham maddeleri işleyerek karmaşık fikirleri inşa eder. Kelimelerin suistimali ise, işte tam bu noktada, zihnin karmaşık fikirleri hatalı kurmasını veya bu fikirlere yanlış isimler vermesini teşvik edici bir saike maruz kalmasıyla ortaya çıkar.
17.yüzyıl sonlarında yazıya dökülen bir nazariyenin... Anlaşılan o ki... Tatbik edeni dolayısıyla edileni hiç bitmeyecek... İyisi mi siz... John Locke’un 'Kelimelerin Suistimali' üzerine, rahmetli Alev Alatlı tarafından koordine edilerek 'Onarımcılar'ın da katkısıyla ortaklaşa hazırlanan kolektif -katiyetle zihin açıcı- bir eser olan 'Safsata Kılavuzu'nu da hatmedip herşeyi yeniden bir gözden geçirin derim. Bizden bir soluk olan Kutadgu Bilig müellifi Yusuf Has Hacip ile bağlayalım sözümüzü: "Doğruluk bir sermayedir, bütün iyilikler onun kârı. Bu kârla bulur insan sonsuz tadı."