Değerli kardeşlerim,
Bazı yerlerin büyüklüğü metrekaresiyle ölçülmez. Kasasındaki parayla, sahip olduğu binalarla, tabelasının ihtişamıyla hiç ölçülmez.
Bazen küçücük bir mekâna girersiniz, dünyanın dört bir yanıyla karşılaşırsınız.
Üsküdar Uncular Caddesi’ndeki Fütüvvet Vakfı benim için böyle bir yer.
Zaman zaman yolum düşer. Daha doğrusu gönlüm çeker, giderim.
Yazma Eserler Kurumu’nun emekli müdürlerinden kıymetli Emir Eş Üstadımız ve ağabeyi, fikir ve gönül insanı Selahaddin Eş Üstadımız, büyük bir aşk, heyecan ve fedakârlıkla burada gençlerle ilgileniyorlar.
Kapıdan içeri girdiğinizde âdeta Birleşmiş Milletler’in (BM) küçük bir modelini görüyorsunuz.
Afrika’dan Asya’ya, Balkanlar’dan Uzak Doğu’ya, dünyanın farklı coğrafyalarından İstanbul’a okumaya gelmiş gençler…
Dilleri farklı, renkleri farklı, memleketleri farklı. Ama aynı masanın etrafında oturuyor, aynı çaydan içiyor, birbirlerinin hikâyesini dinliyorlar.
Üstelik dikkatimi çeken çok kıymetli bir tarafı daha var: Oraya gelenlerin hepsi Müslüman da değil. Farklı din ve inançlara mensup gençler de o kapıdan içeri giriyor.
Kimseye “Sen hangi dine mensupsun?” diye bakılmıyor.
Çünkü o gençlerin ortak bir tarafı var:
Onlar gurbetteler.
Türkiye onlar için yabancı bir memleket. Aileleri binlerce kilometre ötede. İşte Fütüvvet, hangi ülkeden gelirse gelsin, hangi inanca mensup olursa olsun, o gence bu gurbet elde kol kanat germeye çalışıyor.
Bana göre en güzel davet de budur: Önce insanı görmek, sonra güzel ahlakınla İslam’ın ne söylediğini hissettirmek.
Biz de oraya giderken çoğu zaman simidimizi alıp gidiyoruz.
Sonrası mı?
Yaşça hepimizden büyük olan Emir Üstadımızı bir türlü oturtamıyoruz. Çaylarımızı ısrarla kendisi dolduruyor.
“Üstadım, bırakın biz dolduralım” diyorsunuz, dinletemiyorsunuz.
Dışarıdan bakıldığında küçücük bir ayrıntı belki…
Ama bana sorarsanız fütüvvet tam da burada başlıyor.
Fütüvvet, duvara yazılan güzel bir söz değil; gerektiğinde eline çaydanlığı alıp karşındakine hizmet edebilmektir.
Selahaddin Eş Üstadımızın pazartesi günkü Star gazetesindeki köşe yazısında anlattığı bir buluşma da bu mekânın ne ifade ettiğini çok güzel gösteriyordu.
Myanmar’da ağır sıkıntılar yaşayan Arakan Müslümanlarının çocuklarından İstanbul’da üniversite okuyan yaklaşık kırk genç, Fütüvvet Vakfı’nda bir araya geliyor. İki saate yakın oturuluyor; ülkeleri, aileleri, yaşadıkları sıkıntılar ve gelecekleri konuşuluyor.
Düşünün…
Binlerce kilometre öteden gelmiş bir gençsiniz. Memleketiniz sıkıntılı, aileniz uzakta, İstanbul gibi büyük bir şehirde üniversite okuyorsunuz.
Bir kapıyı çalıyorsunuz.
Size sadece “yabancı öğrenci” gözüyle bakmıyorlar.
“Evladım, kardeşim, gel otur” diyorlar.
Bence meselenin özü tam da burada.
Fütüvvet Vakfı, bildiğimiz anlamda büyük bütçelere hükmeden, devasa imkânları bulunan bir vakıf değil.
Fakat bazen para çok olur, bereket az olur; bazen imkân az olur, gönül çok olur.
Ben Fütüvvet Vakfında ikincisini görüyorum.
Üstadlarımızın kendilerine rehber edindikleri anlayış da aslında çok sade:
“Rabbimiz bir gün bize, ‘Elinizdeki imkânlarla ne yaptınız?’ diye sorduğunda, ‘Ya Rabbi, gücümüz buna yetti; elimizden gelen buydu ve bunu yapabildik diyebilmek.”
Ne dünyayı tek başlarına değiştirme iddiasındalar ne de güçlerinin yetmediği işler üzerine büyük laflar ediyorlar. Önlerine hangi imkân konulmuşsa onunla bir insanın hayatına dokunmaya çalışıyorlar. Bir gence sahip çıkabiliyorlarsa bir gence, on gence ulaşabiliyorlarsa on gence…
Belki de hizmet dediğimiz şey biraz da budur:
Yapamadıklarımızın mazeretini anlatmak yerine, yapabileceklerimizin mesuliyetini üstlenmek.
Emir Eş ve Selahaddin Eş Üstadlarımız, ilerlemiş yaşlarına rağmen gençlere yalnızca konuşarak değil, yaşayarak örnek olmaya çalışıyorlar.
İnsanın üzerinde asıl tesir bırakan da bu zaten.
Gençlere sürekli sahabe-i kiramın hayatını anlatıyoruz. Onların fedakârlıklarını, tevazularını, kardeşliklerini, cömertliklerini konuşuyoruz.
Bazen kendi kendime soruyorum:
“Peki bugünün gencine, sahabe-i kiramın o müstesna makamıyla elbette mukayese etmeden, onların güzel ahlakından izler taşıyan yaşayan örnekler olarak kimleri gösterebiliriz?”
Benim zihnimde beliren ilk isimlerden ikisi Selahaddin Eş ve Emir Eş Üstadlarımızdır.
Bunu bir methiye olsun diye söylemiyorum.
Çünkü her yanlarına gidişimde, sözlerinden önce hâllerinden kendi nefsim adına bir şeyler öğreniyorum.
İnsan yaşlandıkça hizmet bekler zannediyoruz; onlar hizmet ediyor.
İnsan belli makamlarda bulununca hürmet bekler zannediyoruz; onlar gençlere hürmet ediyor.
İnsan çok konuşunca örnek olur zannediyoruz; onlar bazen önünüze koydukları bir bardak çayla uzun bir sohbetten daha fazlasını anlatıyor.
İşte bugün gençliğin en fazla ihtiyaç duyduğu şey de budur: Sözüyle hayatı birbirine benzeyen insanlar.
Fütüvvet bizim medeniyetimizde yiğitliktir, cömertliktir, kardeşliktir, kendinden önce kardeşini düşünebilmektir.
Ama galiba en güzel tarifi yaşayarak yapılıyor.
Üsküdar’da mütevazı bir mekânda dünyanın dört bir tarafından gelen gençlerle aynı sofraya oturup onların derdini dinliyorsanız…
Yaşınıza, makamınıza, geçmişte yaptığınız görevlere bakmadan elinize çaydanlığı alabiliyorsanız…
Bir Arakanlı gence, Afrikalı bir öğrenciye, dünyanın başka bir ucundan gelmiş farklı inançtaki bir delikanlıya “Bu gurbet elde yalnız değilsin” duygusunu verebiliyorsanız…
Fütüvvet oradadır.
Bazen büyük işler için büyük binalar, büyük bütçeler ve büyük organizasyonlar gerektiğini düşünüyoruz.
Oysa her zaman öyle değil.
Bazen bir simit, bir bardak çay, samimi bir sohbet ve hiçbir karşılık beklemeden bir gencin omzuna konulan el, dünyalara bedeldir.
Rabbim böyle gönül insanlarının sayısını artırsın.
Çünkü bu çağın gösterişli insanlardan çok, hâliyle örnek olan insanlara ihtiyacı var.
Ve iyi ki hâlâ tabelasından büyük gönlü olan yerler var.
Bu vesileyle kıymetli Selahaddin Eş ve Emir Eş Üstadlarımıza, daha nice gönüllere dokunmaları, daha nice gence yol ve yoldaş olmaları duasıyla sağlık, afiyet ve hayırla bereketlenmiş uzun ömürler diliyorum.
Rabbim ömürlerini bereketli, hizmetlerini daim eylesin.
Selam ve dualarımla