Değerli kardeşlerim,

Geçtiğimiz günlerde kamuoyuna yansıyan Alihan Kuriş soruşturması, konuşulan rakamlardan çok zihnimde uyandırdığı sorularla dikkatimi çekti.

MASAK incelemelerine ilişkin haberlerde, bağlantılı kişi ve şirketler üzerinden 100 milyar TL'yi aşan yurt dışı para hareketinden söz ediliyor.

Dile kolay, 100 milyar lira...

13 Ağustos kuru üzerinden yaklaşık 2,1 milyar dolar!

Elbette soruşturma devam ediyor. İddiaların hangisinin suça dönüştüğüne ve kimin sorumlu olduğuna biz değil, yargı karar verecek.

Öncelikle önemli bir ayrımın altını çizelim.

Bu operasyon bir cemaate, dinî düşünceye veya insanların inançlarına yönelik değildir. Resmî makamların açıklamaları da soruşturmanın cemaatin dinî faaliyetlerine değil, Alihan Kuriş ve çevresindeki mali yapılanmaya ilişkin iddialara yönelik olduğu istikametindedir.

Dolayısıyla meseleyi kestirmeden “Süleymancılara operasyon” diye okumayı doğru bulmuyorum.

Devlet kimseye hangi dine inanacağını, hangi mezhebe, tarikata, cemaate veya düşünceye mensup olacağını söylemez, söylememelidir. Bunlar insanların kendi tercihidir.

Devletin bakacağı şey çok açıktır: Yaptığınız iş kanuna uygun mu, değil mi?

İster cemaat olun, ister tarikat, ister vakıf, dernek veya şirket... Para nereden geliyor, nereye gidiyor, yapılan işler hukuka uygun mu? Devlet bunlara bakar, denetler ve gerektiğinde hesabını sorar. Hiç kimse de “Ben din hizmeti yapıyorum, bana dokunamazsınız” diyemez ve dememelidir.

Devlet insanların inancını değil, yaptığı işin hukuka uygun olup olmadığını denetler. Mesele aslında bu kadar basittir.

Peki kimdir Süleymancılar?

Adlarını, 1888'de Silistre'de doğan, medrese tahsili gören ve Nakşibendî-Müceddidî geleneğine mensup Süleyman Hilmi Tunahan'dan alırlar. Tunahan özellikle Kur'an eğitimi ve talebe yetiştirmeye ağırlık vermiştir. “Süleymancılar” tabiri de cemaatin kendisine verdiği bir isimden ziyade, onun talebelerini tanımlamak için zamanla kullanılan bir adlandırmadır.

Benim tartışmak istediğim onların inancı veya geçmişi değil.

Meselemiz para, güç, şeffaflık ve hesap verebilirliktir.

Kardeşlerim, bir cemaat neden şirket kurar?

Bunun makul cevapları olabilir. Binlerce öğrenci okutuyorsanız yurt, yemek, bina gerekir. Kitap basılır, personel çalıştırılır. Bunların sürdürülebilmesi için ekonomik imkânlara ihtiyaç duyulması anlaşılabilir.

Fakat bir yerden sonra sormamız gerekiyor:

Hizmeti ayakta tutmak için kurulan şirket nerede biter, ekonomik güç nerede başlar?

Sermaye nereden geliyor? Kazanç nereye gidiyor? Kim denetliyor, kim hesap veriyor?

Daha önemlisi, cemaat şirketleri mi yönetiyor, yoksa zaman içerisinde şirketler cemaati mi yönetmeye başlıyor?

Yakın zamanda “Mesele Ahbap Değil, Güvendir!” başlıklı yazımızda da aynı ölçünün altını çizmiştik:

Bir hayır kuruluşuna güvenmek, onun denetlenmesine engel değildir. Aksine güvenin en büyük teminatı şeffaflık ve hesap verebilirliktir.

Ahbap için hangi ölçüyü savunuyorsak, bütün vakıflar, dernekler, tarikatlar ve cemaatler için de aynı ölçüyü savunmalıyız.

Çünkü ölçü insanlara göre değişirse onun adı adalet olmaz.

Hele mesele din ise hassasiyetimiz daha fazla olmalıdır.

İnsanlar buralara yalnızca para vermiyor. Kimi zekâtını, kimi sadakasını, kimi de bir talebe okusun diye çocuğunun rızkından artırdığını veriyor.

O paranın üzerinde alın teri vardır, dua vardır, emanet vardır.

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi:

Mal güç değil, emanettir.

Buradan yıllardır hiçbir karşılık beklemeden, sırf Allah rızası için talebe okutan, Kur'an öğreten, cebinden harcayan samimi kardeşlerimize de bir çift söz söylemek isterim;

Bu soruşturmayı kendilerine veya inançlarına karşı yapılmış bir saldırı gibi görüp adalete olan güvenlerini zedelememeliler. Aksine, ortada bir yanlış varsa bunun ortaya çıkarılmasını en fazla onlar istemelidir.

Çünkü “bizim ağabeyimiz yanlış yapmaz, hocamız yanlış yapmaz, üstadımız yanlış yapmaz” anlayışı Müslümanca bir ölçü olamaz.

Peygamber Efendimiz (sav), Kureyş'in ileri gelenlerinden bir kadına uygulanacak ceza konusunda aracılık yapılmak istendiğinde şöyle buyurmuştur:

“Allah'a yemin ederim ki Muhammed'in kızı Fâtıma da çalmış olsaydı onun da elini keserdim.”

Efendimiz (sav) kendi kızını dahi adaletin dışında tutmuyorsa biz hangi ağabeyimizi, hocamızı, şeyhimizi veya yöneticimizi hukukun ve hesabın üzerinde görebiliriz?

Sevmek başka şeydir, yanlışına göz yummak başka...

Adalet bizim kapımıza geldiğinde de adalettir.

Soruşturmayla ilgili basına yansıyan bir başka ayrıntı da düşündürücüdür.

Haberlere göre Alihan Kuriş, gözaltı için gidilen ilk adresinde bulunamadı. Cep telefonunu evde bırakarak başka bir adrese geçtiği, burada yapılan ayrıntılı aramada ise gizli bir bölümde saklanırken yakalandığı bildirildi.

Elbette saklanmak, hakkındaki mali suçlamaların doğru olduğunun delili değildir. Buna da yargı karar verecektir.

Ama insan ister istemez soruyor:

Madem mesele hizmet, madem mesele emanet, o hâlde neden saklanıyorsunuz?

Binlerce insanın güven duyduğu bir yapının başındaki kişinin yapması gereken, hukuktan saklanmak değil, ortaya çıkıp kendisine yöneltilen iddiaların hesabını vermek değil midir?

Çünkü emaneti taşıyan insan, hesaptan kaçmaz. Hesabını verir.

Burada hiçbir cemaati FETÖ ile özdeşleştirmiyorum. Ancak Türkiye'nin FETÖ tecrübesinden çıkarması gereken önemli bir ders vardır:

Dinî aidiyet, ekonomik güç ve kapalı örgütlenme denetimden uzaklaştığında bunun bedelini yalnız o yapının mensupları değil, bütün toplum ödeyebilir.

Dolayısıyla mesele cemaat düşmanlığı değildir.

Mesele emanete sahip çıkmaktır.

İster cemaat, ister tarikat, ister vakıf, ister dernek olsun, herkes hukuk içerisinde faaliyet göstermeli, denetlenebilmeli ve gerektiğinde hesabını verebilmelidir.

Hele bir Müslüman, ülkesinin hukukuna, kendisine güvenerek emanet teslim eden insanlara ve nihayet Allah'a karşı hesap vereceğini unutmamalıdır.

Çünkü gerçekten Allah rızası için yapılan bir hizmetin şeffaflıktan, denetimden ve adaletten korkmasına gerek yoktur.

Ve günün sonunda kendimize şu soruyu sormalıyız:

Biz şirketleri hizmetimizi sürdürebilmek için mi kuruyoruz, yoksa bir müddet sonra hizmeti şirketlerimizi büyütmek için mi kullanmaya başlıyoruz?

Bence asıl üzerinde düşünmemiz gereken soru budur.

Selam ve dualarımla