Değerli Kardeşlerim,
Bazen bir ülkenin nereye doğru gittiğini anlayabilmek için yalnızca içeriden değil, biraz da dışarıdan bakmak gerekir.
Biz Türkiye’de günlük siyasi tartışmaların içinde birbirimizle uğraşırken, dünyanın önemli stratejistleri haritanın başına geçip 20, 30, hatta 50 yıl sonrasının Türkiye’sini konuşuyor.
Geçtiğimiz hafta Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te gerçekleştirilen Şanghay İşbirliği Örgütü Zirvesini izlerken, Amerikalı jeopolitik stratejist George Friedman’ın yıllar önce Türkiye hakkında yazdıkları yeniden aklıma geldi.
Amerika merkezli önemli stratejik araştırma ve analiz kuruluşlarından Stratfor’un kurucusu Friedman, 2009 yılında yayımladığı Gelecek 100 Yıl isimli kitabında 21. yüzyılın güç dengelerini değerlendirirken Türkiye’ye özel bir yer ayırıyordu .(Friedman’ın Gelecek Yüzyıl:21.Yüzyıl İçin Öngörüler adlı eseri Pegasus Yayınları tarafından Türkçeye Çevrilmiştir)
Türkiye için ortaya koyduğu öngörü oldukça iddialıydı:
“2040’ların ortalarına gelindiğinde Türkler gerçekten büyük bir bölgesel güç hâline gelmiş olacak.”
İnşallah,
Üstelik Friedman’a göre Türkiye’nin etkisi yalnızca Ortadoğu ile sınırlı kalmayacak; Balkanlar’dan Karadeniz’e, Kafkasya’dan çevresindeki geniş coğrafyaya kadar giderek daha fazla hissedilecekti.
Düşünün…
Bu satırlar 2009 yılında yazılıyor.
Türkiye’nin bugünkü savunma sanayii kapasitesi henüz ortada yok. SİHA’larımız dünyanın farklı coğrafyalarında konuşulmuyor. TCG Anadolu yok. KAAN yok. KIZILELMA yok. Karabağ’da bugünkü denklem kurulmamış. Libya’da bugünkü Türkiye yok. Suriye’de bugünkü etkinliğimiz yok. Türk dünyasında bugün gördüğümüz yakınlaşma henüz bu seviyeye ulaşmamış.
Friedman bütün bunlardan yıllar önce haritaya bakıyor ve Türkiye’nin yeniden büyük bir bölgesel güç olarak ortaya çıkacağını söylüyor.
Şimdi bugünün haritasına bakalım.
Suriye’de Türkiye var. Libya’da Türkiye var. Karabağ’da Türkiye’nin ağırlığı hissedildi. Balkanlar’da Türkiye var. Afrika’da Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve diplomatik etkisi giderek büyüyor.
Karadeniz’de hem Rusya hem Ukrayna ile konuşabilen ülkelerin başında yine Türkiye geliyor.
Türk dünyasında ise yıllarca hayal olarak görülen yakınlaşmalar; bugün ulaştırmadan enerjiye, savunmadan ticarete kadar birçok alanda somut iş birliklerine dönüşüyor.
Şimdi bütün bunların yanına geçtiğimiz hafta Bişkek’te ortaya çıkan Şanghay fotoğrafını koyun.
Türkiye NATO üyesi.
Batı dünyasıyla ilişkilerini sürdürüyor.
Avrupa ile bağlarını devam ettiriyor.
Ama aynı Türkiye; Çin’in, Rusya’nın, Hindistan’ın, İran’ın ve Orta Asya devletlerinin yer aldığı Şanghay İşbirliği Örgütü masasında da bulunuyor.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, yaklaşık 3,5 milyar insanı ve 35 trilyon dolarlık ekonomik büyüklüğü temsil eden Şanghay İşbirliği Örgütü’nü, “çok kutuplu düzenin vazgeçilmez unsurlarından biri” olarak tarif ediyor.
İşte üzerinde durmamız gereken nokta tam da burasıdır.
Türkiye artık kendisine “Doğu mu, Batı mı?” diye sorulan bir ülke olmak istemiyor.
Ortaya koyduğu yeni iddia şu:
Ben Doğu’yla da konuşurum, Batı’yla da. Çünkü ben bu coğrafyanın kenarında değil, tam merkezindeyim.
Asıl dikkat çekici olan, Friedman’ın aradan geçen yıllara rağmen Türkiye hakkındaki temel öngörüsünü değiştirmemiş olması.
George Friedman, ABD Dışişleri Bakanlığı bünyesindeki Dış hizmetler Enstitüsünde görev yapmış Dr.Kamran Bokhari ile birlikte, Ağustos 2025’te dikkat çekici bir makale yayımladılar.
Başlığı:
“Türkiye’nin Yükselme Zamanı.”
Friedman, yaklaşık 15 yıl önceki öngörüsünü hatırlatarak Türkiye’nin askeri kapasitesi, ekonomik potansiyeli ve hepsinden önemlisi jeopolitik konumu sebebiyle önünde önemli bir fırsat penceresi açıldığını söylüyordu.
Bugün Rusya Ukrayna savaşıyla meşgul. İran’ın bölgesel hareket alanı eskiye göre daralmış durumda. Ortadoğu yeniden şekilleniyor. ABD küresel yükünü ve önceliklerini yeniden değerlendiriyor. Avrupa kendi güvenlik mimarisini tartışıyor.
Ve bütün bu kırılmaların ortasında Türkiye, üç kıtanın kavşağında yeniden pozisyon alıyor.
Elbette burada hamasete kapılmamak gerekir.
Ekonomide çözmemiz gereken ciddi meselelerimiz var. Bilimde, teknolojide, eğitimde, hukukta, üretimde ve kişi başına düşen millî gelirde katetmemiz gereken uzun bir mesafe bulunuyor.
Çünkü büyük devlet olmak yalnızca güçlü bir orduya sahip olmakla mümkün değildir.
Güçlü bir ekonomi, bilim, teknoloji, kaliteli eğitim, adalet, üretim ve hepsinden önemlisi nitelikli insan gücü ve toplumsal birlik ister.
Fakat bütün eksiklerimize rağmen bir gerçeği de görmezden gelemeyiz:
Bugünkü Türkiye’nin dünyadaki ağırlığı, 20-30 yıl önceki Türkiye’nin ağırlığı değildir.
Ben George Friedman’ı bir kahin olarak görmüyorum. Ancak onun gibi stratejistlerin yazdıklarını, Amerikan stratejik aklının dünyaya hangi uzun vadeli perspektiften baktığını anlamak açısından önemsiyorum.
Çünkü büyük devletler sadece bugünü düşünmez.
Bugün atılan bir adımın hesabı bazen 20, 30, hatta 50 yıl sonrası düşünülerek yapılır.
Belki bizim asıl üzerinde düşünmemiz gereken de budur:
Biz içeride günlük siyasi kavgalarla enerjimizi tüketirken, dünyanın stratejistleri 2040’ın, 2050’nin Türkiye’sini konuşuyor.
Öyleyse önümüzde tarihî bir sorumluluk var.
Eksiklerimizi tamamlamak, yanlışlarımızı düzeltmek, ekonomimizi güçlendirmek, bilimde ve teknolojide daha ileri gitmek ve sahip olduğumuz bu büyük jeopolitik potansiyeli kalıcı bir devlet gücüne dönüştürmek zorundayız.
Coğrafya bize büyük bir imkân sunuyor.
Tarih bize büyük bir miras bırakıyor.
Mesele, bu imkânın ve bu mirasın hakkını verebilecek bir Türkiye inşa edebilmektir.
Belki de George Friedman’ın yıllar önce haritaya bakarak gördüğü şeyi artık bizim de daha dikkatli görmemizin zamanı gelmiştir:
Türkiye’nin önünde büyük bir fırsat penceresi açılıyor.
O pencereden nasıl bir Türkiye’nin çıkacağını ise yabancı stratejistlerin öngörüleri değil; Rabbimizin izni, bizim aklımız, çalışmamız, üretimimiz, birliğimiz ve ortaya koyacağımız irade belirleyecek.
Selam ve dualarımla…