Değerli kardeşlerim,

15 Temmuz ihanet kalkışmasını anlatan “Asırlık Gece” adlı dramatik belgesel yapımı izlerken bir isimde takılıp kaldım:

Halil Kantarcı…

Hikâyesini biliyordum. Fakat bildiğiniz bir hikâyeyi beyaz perdede, bütün o yaşanmışlıklarıyla karşınızda görünce insan ister istemez başka türlü etkileniyor.

Henüz 15-16 yaşlarında bir delikanlı…

Gözaltılar, mahkemeler, cezaevi…

İdamla yargılanıyor. Kararlar bozuluyor, yeniden yargılanıyor. Ve kendi anlatımıyla tam sekiz buçuk yılını cezaevinde geçiriyor.

Sekiz buçuk yıl…

Söylemesi kolay.

Bir gencin okuyacağı, çalışacağı, arkadaşlarıyla gezeceği, hayaller kuracağı yıllar…

Halil Kantarcı o yılları demir parmaklıkların arkasında geçirdi.

Sonra çıktı. Hayata yeniden tutundu. Evlendi, üç evlat sahibi oldu, ticaret yaptı, sivil toplum çalışmalarının içinde yer aldı.

Ama yaşadıklarını da unutmadı.

Konuştu, anlattı, itiraz etti, hakkını aradı.

İşte tam burada Halil Kantarcı'nın hikâyesinden hepimizin öğreneceği çok büyük bir ders var:

Haksızlığa itiraz etmek başka şeydir, devlete ve vatana küsmek başka…

Takvimler 15 Temmuz 2016'yı gösterdiğinde Türkiye tarihinin en karanlık gecelerinden birini yaşıyordu.

Tanklar sokaklardaydı.

Savaş uçakları semalardaydı.

Silahlar millete çevrilmişti.

Halil Kantarcı'nın önünde ise çok güçlü bir mazeret vardı.

“Bana ne bu devletten!” diyebilirdi.

“Gençliğimin sekiz buçuk yılını cezaevinde geçirdim.” diyebilirdi.

“Ben bedelimi zaten ödedim, bundan sonrasını başkaları düşünsün.” diyebilirdi.

Demedi.

Çengelköy Karakolu'nun darbeciler tarafından basıldığını öğrenince evinden çıktı.

Eşi gitmesini istemedi.

Halil Kantarcı'nın cevabı kısa oldu:

“Bana bir şey olacaksa evde de olur. Hakkını helal et.”

Çocuklarını öptü ve Çengelköy'e indi.

Bir daha da evine dönemedi.

Darbecilerin kurşunlarıyla şehit oldu.

İşte ben bugün Halil Kantarcı'yı düşünürken ister istemez kendimize bakıyorum.

Biz ne kadar kolay küser olduk!

Sevdiğimiz bir siyasetçi hakkında soruşturma açılıyor, bazıları devleti karşısına alıyor.

Bir belediye başkanı tutuklanıyor, daha mahkeme hükmünü vermeden devlet düşman ilan ediliyor.

Bir cemaatin, grubun veya topluluğun önemsediği bir isim hakkında adli işlem yapılıyor; bu defa başka bir kesim aynı dili kullanmaya başlıyor.

Bugün Ekrem İmamoğlu hakkında devam eden bir yargılama var. Alihan Kuriş hakkında yürütülen bir adli süreç var.

Hiç kimseyi mahkemenin yerine geçerek suçlu ilan etmiyoruz,edemeyiz..

Beraat ederlerse beraatlarına, mahkûm olurlarsa kesinleşmiş mahkeme kararlarına göre konuşuruz.

Hukuk bunu gerektirir.

Ama benim meselem kişiler değil.

Meselem bizim tavrımız.

Bir siyasetçiyi sevmek başka, onun uğruna devleti karşımıza almak başka.

Bir cemaate gönül vermek başka, mensuplarından birinin soruşturulmasını devlete savaş sebebi saymak başka.

Devlet adına yanlış yapanlar olabilir. Savcı hata yapabilir. Hâkim yanlış karar verebilir. Kurumlar büyük haksızlıklara imza atabilir.

Türkiye bunların acı örneklerini yaşadı.

Zaten Halil Kantarcı'nın hayatı bunun en ağır örneklerinden biri değil mi?

Ama Halil Kantarcı bize başka bir şey öğretti:

Yanlış yapanla vatanı birbirinden ayırmayı…

Kendisine yapılanları sineye çekmedi. Hakkını aradı. İtiraz etti.

Fakat itirazını vatana düşmanlığa dönüştürmedi.

Devlet adına kendisine yanlış yapanlarla, bu toprakları birbirine karıştırmadı.

Ve gün geldi, o vatan tehlikeye düştüğünde eski defterlerini açıp hesap yapmadı.

Çocuklarını öptü ve meydana koştu.

Canını verdi.

Bugün sağcısıyla solcusuyla, partilisiyle cemaat mensubuyla hepimizin Halil Kantarcı'nın önünde durup kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

Bizim adamımız mı önemli, adalet mi?

Partimiz mi büyük, devlet mi?

Cemaatimiz mi büyük, millet mi?

İnsanlar gelir geçer.

Partiler kurulur, kapanır.

Makamlar değişir.

Cemaatler, dernekler, gruplar değişir.

Ama bu vatan hepimize kalır.

Halil Kantarcı'nın hayatından benim aldığım ders budur:

Haksızlığa uğrarsanız susmayın. Hakkınızı sonuna kadar arayın. Yanlış yapan kim olursa olsun karşısında durun.

Ama hakkınızı ararken vatanınıza küsmeyin.

Milletinize sırtınızı dönmeyin.

Çünkü Halil Kantarcı'nın yaptığı gibi;

Hesap başka şeydir, vatan başka…

Ruhu şad, makamı âli olsun.

Son olarak “Asırlık Gece” için de birkaç cümle söylemeden geçemeyeceğim.

Bana göre ortaya son derece başarılı bir dramatik belgesel çalışması çıkmış. Sahneleri, anlatımı ve oyunculuklarıyla 15 Temmuz gecesinin o ağır atmosferini izleyiciye güçlü bir şekilde hissettiriyor. Rol alan oyuncuların her biri üstlendiği karakteri başarıyla canlandırmış.

Böylesine önemli bir geceyi hafızalarda diri tutan bu kıymetli yapım için başta TRT olmak üzere, emeği geçen bütün oyuncuları, yapım ekibini ve kamera arkasındaki tüm emekçileri gönülden tebrik ediyorum.

Rabbim, milletimize bir daha böyle ihanet geceleri yaşatmasın; vatanımızı ve milletimizi her türlü ihanetten muhafaza eylesin.

Selam ve dualarımla