Değerli kardeşlerim,
Din başka şeydir, din adına zaman içerisinde oluşan kabuller ve alışkanlıklar başka şeydir.
Bir sözün yıllardır söyleniyor olması, onu dinin hükmü hâline getirmez. Toplumda yaygınlaşması da ona dinî bir dayanak kazandırmaz. Müslümanın ölçüsü, “Büyüklerimiz böyle söylerdi” değil, “Kur’an ve sünnet bize ne söylüyor?” olmalıdır.
Çünkü iyi niyetle başlayan bir alışkanlık, sorgulanmadan nesilden nesile aktarıldığında zamanla dinin kendisiymiş gibi algılanabilir.
Toplum olarak bazen sahih bir inancın etrafına öylesine yanlış kabuller örüyoruz ki, bir süre sonra hangisinin dinimizin ölçüsü, hangisinin halk arasında yerleşmiş bir anlayış olduğunu birbirinden ayıramaz hâle geliyoruz.
Nazar meselesi de bunlardan biridir.
Nazar vardır. Dinimiz bunu kabul eder.
Fakat her kırılan eşyanın, her bozulan işin, her hastalığın, her maddi kaybın arkasında nazar aramak başka bir şeydir.
Günlük hayatımızda hepimizin başına küçük büyük birtakım aksilikler gelir. Bir eşya kırılır, bir cihaz bozulur, arabamız arızalanır veya işlerimiz istediğimiz gibi gitmez. Fakat daha ne olduğunu anlamadan çevremizden o tanıdık cümleler yükselir:
“Sende nazar var, hemen sadaka çıkar!”
Ya da bir şey kırıldığında:
“İyi oldu, nazar çıktı!”
denilir.
Peki gerçekten bir eşya kırılınca nazar mı çıkıyor?
İşte burada halk arasında yaygın olan bir sözle, dinimizin ortaya koyduğu ölçüyü birbirinden ayırmamız gerekiyor.
“Nazar çıktı” ifadesinin, bir eşyanın kırılmasıyla üzerimizdeki nazarın çıkıp gittiği anlamında Kur’an’da veya sahih sünnette bir dayanağı yoktur.
Kırılan bir bardağın, çatlayan bir camın veya bozulan bir eşyanın nazarı üzerine çektiğini ve böylece belanın insanın üzerinden kalktığını kesin bir dinî gerçekmiş gibi söyleyemeyiz.
Bir eşya kırılmıştır. “Geçmiş olsun, Allah beterinden korusun” deriz. Fakat “Bu eşya kırıldı, nazar da böylece çıktı” diyerek görünmeyen âlem hakkında kesin hüküm vermek başka bir şeydir.
İyi de kardeşim;
Gerçekten hayatımızda meydana gelen her aksilik nazardan mı kaynaklanıyor?
Eşya eskimez mi?
Malzemenin ömrü dolmaz mı?
İnsan hata yapmaz mı?
Teknik arıza olmaz mı?
Hayatın tabii akışı içerisinde işler bazen ters gitmez mi?
Elbette gider.
Burada ölçüyü doğru koymak gerekiyor.
Nazar haktır.
Peygamber Efendimiz (sav) açıkça:
“Nazar haktır.”
buyuruyor.
Ama dikkat edelim. Efendimiz (sav), “Başınıza gelen her sıkıntının sebebi nazardır” buyurmuyor. Bir eşya kırıldığında da “Nazar çıktı” demiyor.
İşte birbirine karıştırdığımız nokta tam burasıdır:
Nazara inanmak başka, hayatımızdaki her olayı nazarla açıklamaya çalışmak başka şeydir.
Bir de işin sadaka tarafı var.
Bir aksilik yaşandığında hemen:
“Sadaka çıkar!”
deniliyor.
Elbette sadaka verelim.
Fakirin sofrasına katkımız olsun. Yetimin başını okşayalım. İhtiyaç sahibinin derdine yetişelim. Allah’ın bize verdiğinden yine O’nun kullarıyla paylaşalım.
Fakat kendimize şu soruyu da soralım:
Sadaka sadece başımıza bir bela geldiğinde mi hatırlanması gereken bir ibadettir?
Elbette hayır.
Sadaka, Müslümanın Allah ile kurduğu kulluk ilişkisinin ve insanlarla kurduğu merhamet bağının bir parçasıdır.
Hele sadakayı, “Şu kadar verdim, artık başıma hiçbir şey gelmemeli” anlayışına dönüştürmek doğru değildir.
Çünkü sadaka bir sigorta poliçesi değildir.
Düşünün...
Peygamberlerin başına sıkıntı gelmedi mi?
Hz. Eyyûb hastalıkla imtihan edilmedi mi?
Hz. Yakup evlat hasreti çekmedi mi?
Sevgili Peygamberimiz (sav) Taif’te taşlanmadı mı, Uhud’da yaralanmadı mı, sevdiklerini toprağa vermedi mi?
Şimdi hâşâ, bütün bunları “Demek ki yeterince sadaka verilmemiş” diye mi açıklayacağız?
Elbette hayır.
Çünkü dünya imtihan yeridir.
Kur’an-ı Kerim, Bakara Suresi’nin 155. ayetinde bunu ne güzel hatırlatıyor:
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele.”
Bir başka yanlışımız da dua ve zikri âdeta matematiksel bir formüle dönüştürmektir.
Başımıza bir hastalık veya sıkıntı geldiğinde:
“Şu duayı şu kadar oku, şu ayeti şu sayıya tamamla, bunu şu kadar gün yap; sıkıntın gider.”
deniliyor.
Elbette dua edeceğiz. Kur’an okuyacağız. Rabbimize sığınacağız. Kur’an ve sahih sünnette belirli sayılarla tavsiye edilmiş zikir ve dualar da vardır; bunların yeri ayrıdır.
Fakat dinî bir delile dayanmayan sayılar belirleyip bunları belayı mutlaka kaldıracak veya hastalığı kesin iyileştirecek bir reçete gibi sunmak doğru değildir.
Dua bir şifre, Kur’an ayetleri de sonucu garanti eden sihirli formüller değildir.
Şifayı veren de belayı kaldıran da Allah’tır.
Bize düşen dua etmek, sebeplere sarılmak, tedbir almak ve sonucu Rabbimize bırakmaktır.
İbadeti rakamlara, tevekkülü formüllere, Kur’an’ı da dünyevi sonuçların garanti edildiği bir reçeteye dönüştürmeyelim.
Bir eşya kırıldığında sebebine bakalım.
Bir arıza olduğunda ustasına gösterelim.
Bir hastalık olduğunda doktora gidelim.
Bir hata yaptıysak hatamızı kabul edelim.
Sonra da ellerimizi Rabbimize açalım.
Felak’ı okuyalım, Nâs’ı okuyalım, Âyetü’l-Kürsî’yi okuyalım. Sadakamızı yalnız korktuğumuz zamanlarda değil, imkânımız nispetinde hayatımızın bir güzelliği hâline getirelim.
Her olayın arkasında görünmeyen bir sebep arayarak kendimizi ve çevremizdekileri vesveseye sürüklemeyelim.
Dinimiz bize korkularla yaşamayı değil, Allah’a güvenerek yaşamayı öğretir.
Nazar vardır ama Allah’ın kudretinin dışında değildir.
Sadaka vardır ama Allah’la yapılan bir alışveriş pazarlığı değildir.
Dua vardır ama tedbirin yerine geçmez.
Tedbir vardır ama tevekkülü ortadan kaldırmaz.
O hâlde bir şey kırıldığında “Nazar çıktı!” diye kesin hüküm vermek yerine:
“Rabbim hayra çıkarsın, beterinden muhafaza etsin.”
diyelim.
Çünkü Müslümanın hayatını yöneten şey korku ve vesvese değil; iman, tedbir, dua ve tevekküldür.
Nazar haktır. Ama her aksilik nazar değildir.
Bir eşyanın kırılması, nazarın çıktığının dinî delili değildir.
Sadaka berekettir. Ama sadaka bir sigorta poliçesi değildir.
Dua kulluktur. Ama dua matematiksel bir formül değildir.
Dünya ise kusursuz yaşama yeri değil, imtihan yeridir.
Selam ve dualarımla...