Değerli kardeşlerim,

Bazen bir haber okursunuz, birkaç dakika üzerinde düşünür ve geçersiniz. Bazen de öyle gelişmeler olur ki insanın zihninde yılların hatıralarını, beklentilerini ve hayallerini bir anda harekete geçirir.

Ve bu haber karşısında büyük bir heyecan duyarsınız!

Dün Suudi Arabistan’dan gelen haber bende tam da böyle bir büyük heyecan oluşturdu.

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın günübirlik Suudi Arabistan ziyareti kapsamında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında üçlü savunma iş birliği anlaşması imzalandı.

Haberin satırlarını okurken sadece üç devlet arasında imzalanmış teknik bir savunma metni görmedim. Çok daha büyük bir fotoğraf gördüm.

Türkiye var. Suudi Arabistan var. Pakistan var. Ve bütün bunların ötesinde antlaşma Mekke’de imzalandı.

Doğrusu beni en fazla heyecanlandıran taraflardan biri de burası oldu.

Çünkü Mekke sıradan bir şehir değildir. Mekke, dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların yüzünü günde beş vakit çevirdiği şehirdir. Farklı milletlerin, farklı dillerin, farklı renklerin aynı kıblede birleştiği mukaddes bir merkezdir.

Bu sebeple böylesine stratejik bir savunma iş birliğinin Mekke’de imzalanmasını yalnızca diplomatik bir buluşma olarak okuyamıyorum.

Aynı kıbleye dönenlerin, gerektiğinde ortak güvenlik kaygıları etrafında da buluşabilmesi bana göre son derece anlamlıdır.

Elbette bugün çıkıp “İslam NATO’su kuruldu” demiyorum. Ortada bugün için böyle ilan edilmiş bir yapı yok.

Benim söylediğim ve geleceğe dair öngörüm başka.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında dün atılan bu adımı, gelecekte daha geniş katılımlı bir İslam savunma mimarisine, belki de bizim bugün “İslam NATO’su” diye tarif edebileceğimiz güçlü bir ortak savunma teşkilatına giden yolun önemli adımlarından biri olarak görüyorum.

Belki bugün üç ülke var. Yarın beş olur, sonra on olur. Belki kurulacak yapının adı da “İslam NATO’su” olmaz.

Zaten mesele isim değildir.

Mesele, İslam dünyasının kendi güvenliği söz konusu olduğunda başkalarının kapısına bakmadan ortak bir irade ortaya koyabilmesidir.

Üstelik bu düşünce yeni de değildir.

Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamız, yıllar boyunca İslam ülkelerinin ekonomik alanda olduğu kadar siyasi ve stratejik alanlarda da güçlü bir birlik oluşturması gerektiğini dile getirdi. D-8 hamlesi bunun en somut adımlarından biriydi.

O günlerde kimilerine hayal gibi gelen bu düşüncelerin ne kadar önemli olduğunu bugün çok daha iyi anlıyoruz.

Ben Mekke’de atılan bu imzaya biraz da o pencereden bakıyorum.

“İslam NATO’su kuruldu” demiyorum. Ancak Erbakan Hocamızın yıllar önce işaret ettiği güçlü İslam dünyası idealine giden yolda önemli bir taşın daha yerine konulduğunu düşünüyorum.

Masadaki üç ülkeye baktığımızda da dikkat çekici bir tablo ortaya çıkıyor.

Türkiye, güçlü ordusu, gelişen savunma sanayii, İHA ve SİHA teknolojisi, askerî tecrübesi ve stratejik konumuyla masada.

Pakistan, büyük askerî kapasitesi ve nükleer gücüyle masada.

Suudi Arabistan ise ekonomik gücü, enerji kaynakları, finansal kapasitesi ve İslam dünyasındaki özel konumuyla masada.

Bu üç ülkenin imkânları yan yana konulduğunda savunma sanayiinden teknolojiye, askerî eğitimden istihbarata kadar çok geniş bir iş birliği potansiyeli ortaya çıkıyor.

İşte beni heyecanlandıran taraf budur.

Yaklaşık iki milyarlık İslam dünyası neden kendi güvenlik mimarisini oluşturamasın?

Neden bir İslam ülkesinin başına bir felaket geldiğinde gözler önce Washington’a, Londra’ya, Paris’e veya Moskova’ya çevrilsin?

Neden güvenliğimiz başkalarının vereceği kararlara bağlı olsun?

Elbette ülkeler arasında görüş ayrılıkları olacaktır. Türkiye’nin başka, Pakistan’ın başka, Suudi Arabistan’ın başka öncelikleri bulunabilir. Fakat ihtilaf başka şeydir, ortak menfaatler etrafında buluşabilmek başka şeydir.

Avrupa bunu yaptı. NATO bunu yaptı. Dünyanın farklı bölgelerindeki devletler kendi güvenlikleri söz konusu olduğunda bir araya gelebildi.

Peki aynı medeniyet havzasının çocukları neden yapamasın?

Gazze’de yaşananlar da bize çok acı bir hakikati yeniden öğretti.

Uluslararası hukukun, kararların ve kurumların güç dengeleri karşısında nasıl çaresiz kalabildiğini hep birlikte gördük.

Adalet için ahlak gerekir ama adaleti koruyabilmek için güç de gerekir.

Ekonominiz güçlü olacak. Biliminiz, teknolojiniz, diplomasiniz güçlü olacak. Gerektiğinde ülkenizi ve insanınızı koruyabilecek savunma kapasiteniz de güçlü olacak.

Çünkü dünya yalnızca iyi niyetle yönetilmiyor.

Ben dün imzalanan anlaşmayı bunun için önemsiyorum.

Ve gönlümden geçen de şudur;

İnşallah bu üçlü iş birliği üç ülkeyle sınırlı kalmaz.

Bugün üç olur, yarın beş olur. Endonezya, Malezya, Katar, Azerbaycan, Mısır ve başka Müslüman ülkeler neden bu dayanışmanın içerisinde yer almasın?

Elbette benim hayalim başka ülkelere saldıracak bir “İslam ordusu” değildir.

Benim hayalim, hiçbir küresel gücün Müslüman coğrafyasını kolay lokma olarak göremeyeceği, saldırganlığı değil caydırıcılığı ve barışı esas alan güçlü bir dayanışma düzenidir.

Dünya yeniden şekilleniyor. Yeni ittifaklar kuruluyor, ülkeler savunma kapasitelerini artırıyor.

Böyle bir dünyada Müslüman ülkeler seyirci koltuğunda oturmamalıdır.

Başkalarının kurduğu masalarda kendisine sandalye arayan değil, gerektiğinde kendi masasını kurabilen bir İslam dünyasına ihtiyacımız var.

Dün Mekke’de atılan imzanın yarın nereye ulaşacağını elbette zaman gösterecek.

Ben bugünden sonucu ilan etmiyorum.

Ben istikamete bakıyorum.

Ve gördüğüm istikamet beni umutlandırıyor.

Mekke’de atılan bu adım, bir gün kurulmasını ümit ettiğim daha geniş ve güçlü bir İslam savunma ittifakına giden yolun (İslam NATO’sunun) önemli taşlarından biri olarak görüyorum.

Çünkü Mekke bize çok büyük bir hakikati öğretir.

Ayrı ülkelerden geliriz, ayrı dilleri konuşuruz, farklı milletlere mensup olabiliriz.

Ama kıblemiz birdir.

Aynı Kâbe’nin etrafında omuz omuza tavaf eden milletlerin, kendi güvenlikleri ve gelecekleri söz konusu olduğunda da omuz omuza durabilmelerinden daha tabii ne olabilir?

Rabbim Mekke’de atılan bu adımı hayırlı eylesin.

Bu tarihi adıma mihmandarlık yapan Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’dan Rabbim ebeden razı olsun.

İnşallah bugün üç ülkeyle başlayan bu yürüyüş, yarın çok daha geniş bir coğrafyanın ortak iradesine dönüşür.

Mekke’den yükselen bu yeni sesin nerelere ulaşacağını zaman gösterecek. Ama ben bugün o sesin içinde geleceğin ayak seslerini duyuyorum.

Kıblemiz bir, gönlümüz bir. Güvenliğimiz neden bir olmasın?

Selam ve dualarımla.