Geleneksel ahlakı ve ilahi nizamı hedefe koyan modern söylemler, cemiyette vuku bulan her türlü çürümeyi ve adi suçu dinin varlığına yahut dindarlık tezahürlerine bağlama kolaycılığına hep yapmaktadır. Öncelikle kendi memleketimize bakarsak son yüzyılda cürüm istatistikleri, sosyolojik hakikatler ve suç anatomisi incelendiğinde; adi suçların failleri ile İslam’ın özü arasında hiçbir illiyet bağının bulunmadığı sarih bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Son yüzyılda işlenen adi suçlar (hırsızlık, gasp, cinayet, dolandırıcılık, ırza tecavüz, bağımlılık maddeleri ticareti), bünyesinde ilahi veya ahlaki bir emir barındıran müesses dinin öğretilerinden değil, aksine bu öğretilerin zihnen ve kalben tamamen tasfiye edilmesinden neşet etmektedir.

İslam, insana öldükten sonra hesap verme fikri ve vicdani bir denetim mekanizması yükler. Suç istatistikleri göstermektedir ki adi suçları işleyen faillerin ortak vasfı; eylemlerini tasarlarken yahut icra ederken bir yaratıcının huzurunda hesap vereceği şuurundan tamamen soyutlanmış olmalarıdır. Dolayısıyla problem, dinin ve dine bağlı vicdanın ferdin iç dünyasında büsbütün imha edilmiş olmasıdır.

Son yüzyılda Batı merkezli başlayan ve dünyaya yayılan sekülerleşme ve pozitivist toplumsal mühendislik projeleri, dini değerleri kamusal ve bireysel alandan paranteze almıştır. Ancak iddia edilenin aksine, dinin toplumsal hayattan çekildiği vasatlarda suç oranları düşmemiş; aksine hırsızlık, şiddet ve cinsel suçlar tarihin en yüksek seviyelerine ulaşmıştır. Bu durum, adi suçun kaynağının din değil, dinin ikame ettiği ahlaki bağların kopması olduğunu kör olmayan gözlere göstermektedir.

Cürmün sebebi arzu ve hırstır. Adi suçların arkasındaki temel motive edici unsurlar; sınırsız mülkiyet hırsı, hazza dayalı hedonist yaşam arzusu, hukuku ve başkasının hakkını hiçe sayan bireyciliktir. Bu saiklerin tamamı, İslam’ın haram kıldığı ve ahlaken mahkûm ettiği seküler zaaflardır.

Meseleye hususan İslam penceresinden bakıldığında; bir Müslüman’ın adi suç işlemesi, İslam’ın kaidelerine uyarak değil, İslam’ın en temel emrini ihlal ederek ve dinden fiilen saparak mümkündür. Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye'de içki, kumar, hırsızlık, zina, gasp, haksız yere cana kıyma ve kul hakkı yemek kesin nasslarla haram kılınmış; ağır dünyevi ve uhrevi müeyyidelere bağlanmıştır. Bir fail bu suçlardan birini işlediğinde, bunu İslam’a dayanarak değil, zayıflamış imanla ve İslam’ın açık hükmüne isyan ederek işlemektedir. Ona bu cesareti veren iman zafiyeti ve seküler hayatın dayatmasıdır.

İslam, insan ilişkilerinin merkezine "kul hakkı" ve "emanet" kavramlarını yerleştirir. Kul hakkını ihlal eden bir eylemin, ibadetlerle dahi kolayca bağışlanamayacağı esası; insan zihnine suç işlemesini engelleyecek en güçlü otokontrol mekanizmasını koyar. Dolayısıyla gasp yapan, dolandıran veya bir cana kıyan kişinin İslam'ın bu temel kaidesiyle hiçbir ruhi ve zihni teması kurulmamış, bu temas tahrip edilmiştir.

Türkiye’de son yüzyılda cezaevlerini dolduran adi suçluların profili incelendiğinde; bu kişilerin İslam’ı bir hayat nizamı olarak benimseyip tatbik eden kimseler olmadığı; aksine dini cehalet, uyuşturucu/alkol bağımlılığı, parçalanmış aile yapısı ve çeteleşme kültürünün cenderesinde yetişmiş bireyler olduğu görülür. Bir suçlunun kimliğindeki "İslam" ibaresi yahut geleneksel kültürden tevarüs ettiği sembolik bağlılıklar, onun işlediği cürmün dinden neşet ettiğini değil; dini tahsilden ve terbiyeden mahrum kaldığını gösterir.

Gerek dünyadaki gerekse Türkiye’deki adi suçlar, İslam’ın mevcudiyetinden veya emirlerinden değil; aksine insanın nefsi ihtiraslarını dizginleyen ilahi ve ahlaki nizamın zihinlerden ve kalplerden çekilmesi neticesinde ortaya çıkan manevi boşluktan kaynaklanmaktadır. Suç, dinin varlığının değil; dini hakikatlerin hayattan tasfiye edilmesinin bir faturasıdır.

Türkiye’de cezaevlerini dolduran ve sokak güvenliğini tehdit eden adi suçluların (oto hırsızları, kapkaççılar, senet mafyası, mahalle çeteleri) profili incelendiğinde; bu kişilerin amelinde İslam'ın fıkhına veya ahlakına rastlamak imkânsızdır. Bir hırsızın yahut gaspçının eylemini gerçekleştirmeden önceki vasatı; alkol, uyuşturucu, kumar veya meşru olmayan hızlı kazanç hırsıdır. Kur'an-ı Kerim'deki "Sana içkiyi ve kumarı sorarlar..." (Bakara, 219) veya "Aramızda birbirinizin mallarını batıl yollarla yemeyin..." (Nisa, 29) ayetlerini çiğneyerek yola çıkan bir failin suçunu dine bağlamak mantıki bir safsatadır.

Kadın Cinayetleri ve Şiddet Vakaları

Türkiye'de kamuoyunu sarsan kadın cinayetleri ve aile içi şiddet vakalarının failleri incelendiğinde; bu cürümlerin neredeyse tamamının arkasında alkol/uyuşturucu etkisi, öfke kontrolsüzlüğü, gıybet, kumar borçları veya sadakatsizlik gibi amiller yatmaktadır. İslam dininin Hz. Peygamber (s.a.v.) lisanıyla beyan ettiği "Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı en hayırlı olanınızdır" ilkesini ve kadının canını, namusunu dokunulmaz kılan nassları hiçe sayan bir kimse, bu suçu İslam'dan aldığı bir ilhamla değil; İslam'ın terbiye edemediği cahiliye zihniyetiyle işlemektedir.

Siber Dolandırıcılık ve Yasadışı Bahis

Son yıllarda gençliği ağına düşüren, polis ve subayları bile intihara sürükleyen yasadışı bahis, dijital dolandırıcılık ve saadet zinciri mekanizmaları; gençlerin "alın teri dökmeden, çaba göstermeden kısa yoldan köşe dönme" hırsından beslenmektedir. İslam'ın "İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır" (Necm, 39) kaidesini ve kul hakkı hassasiyetini tamamen çöpe atan bu yapıların müsebbipleri; dini değerlerin uzağında, tamamen seküler tüketim kültürünün ürettiği "daha çok harcama ve lüks yaşama" arzusuyla hareket etmektedir.

İnsan zihni ve kalbi, doğası gereği hazza yönelen ve acıdan kaçınan iki temel kuvve üzerine bina edilmiştir. Bu fıtri meyil, aşkın bir akaid ve ilahi bir ahlak nizamıyla dizginlenmediği takdirde, insanı vicdani bir çöküşe ve heveslerinin esiri olmaya sürükler. Tam da bu noktada, dini değerlerin toplumsal hayattaki bağlayıcılığını tasfiye eden, ahlakı ilahi kaynaklardan koparıp nefsin muğlâk insafına bırakan seküler kurgu ve bunun uygulamadaki tezahürü olan laiklik, insanın bu haz ve acı dinamiklerini suiistimal etmeye müsait bir zemin hazırlamıştır.

Vicdani Otokontrolün İflası

İslam, insanın haz arzusu ile acı hissini Allah’a ve ahrete iman ile dizginler. Bu şuur, ferdin zihnine ve vicdanına hitap eder; hiç kimsenin görmediği tenhalarda dahi insanı cürümden, haksızlıktan ve fuhşiyattan alıkoyar.

Dini değerleri kamusal alandan paranteze alan ve muamelat ile ahlakı ilahi meşruiyetten koparan seküler/laik nizam ise, insanın iç dünyasındaki bu en güçlü mukavemet kalesini yıkmıştır. Vicdani yaptırımın yerini sırf dünyevi kanunlar ve cezalar aldığında, insan "yakalanmadığı sürece her şey mübahtır" mantığına kayar. İlahi denetimden yoksun bırakılan insan, hazzı mutlaklaştırırken, sorumluluktan ve vicdan azabından kaçmayı yegâne hedef haline getirir.

Toplumsal ahlakın muhafızı olan dini normlar zayıflatıldığında, ortaya çıkan boşluğun derhal seküler eğlence ve medya endüstrisi tarafından doldurulması kaçınılmazdır. Diziler, sinema filmleri ve sosyal medya ağları; insanın süfliyete meyil eden haz yeteneğini sürekli kışkırtan birer vasıta haline gelmiştir.

Muhafazakâr ve dini değerlerin "gericilik" yahut "baskı" olarak yaftalandığı bu vasatta; zina, sadakatsizlik, teşhirci yaşam tarzları, gayrimeşru kazanç ve meşru olmayan hırslar "özgürlük" kılıfıyla pazarlanmaktadır. Dizilerde ve sosyal medyada her gün milyonlarca zihne boca edilen edepsizlik sahneleri, insanın ahlaki duyarlılığını felç etmekte; günden güne acı hissetmesi gereken cürümlere karşı toplumu hissizleştirmektedir. Çirkinlik bir defa kanıksandığında, ahlaki çöküşün önü alınamaz hale gelmektedir. İnsana ölüm gerçeğini, varoluş amacını ve hesap gününü unutturan bu görsel bombardıman; sırf anlık hazlara odaklanmış, derinlikten yoksun, sadece nefsinin doyumunu arayan bir insan tipi inşa etmektedir.

Dini ahlak ferde "fedakarlık, edep, kanaat ve sabır" telkin ederken; dinin bağlayıcılığını reddeden seküler zihniyet ferde tek bir ilke sunar: "Hazzını yaşa."

Bu anlayış, insan ilişkilerini tamamen çıkarcı ve pragmatik bir düzleme çekmiştir. Eşlerin birbirine olan emniyeti ve vefası, yerini anlık tatminlere ve "daha fazla haz" arayışına bırakmıştır. Aile, hazzın önünde bir engel gibi görülmeye başlanmış; boşanmalar, gayrimeşru ilişkiler ve toplumsal çözülme sıradanlaşmıştır. Sosyal medyanın algoritmaları, gençliği zihnen ve ruhen pasif birer tüketim nesnesi haline getirmiştir. Emek vermeden kazanmak, edep sınırlarını zorlayarak teşhirci yollardan itibar görmek, haz yeteneğini en süfli arzulara feda etmek modern çağın ve seküler kuşatmanın tabii bir neticesi olmuştur.

İnsanın bünyesindeki haz arzusu ve acıdan kaçış melekesi; ancak nefsi terbiye eden, sınırlar çizen ve insana aşkın bir sorumluluk yükleyen ilahi bir nizamla muhafaza edilebilir. Dini değerleri hayattan ve kamusal alandan tecrit eden laik/seküler yaklaşım; ahlakı göreceli kılmış, toplumu ayakta tutan edep ve mukaddesat surlarında gedikler açmıştır.

Bugün ekranlardan ve dijital mecralardan üzerimize akan ahlaksızlık selinin yegâne sebebi; teknolojik imkânlar değil, o teknolojiyi yöneten ve insanı ilahi bağlarından kopararak özgürlük sloganıyla katıksız bir haz varlığına indirgeyen seküler zihniyetin ta kendisidir.

Bu iddiaya delil isteyen son günlerin gazete haberlerine bir göz atsın..