Varlığın her zerresini bir nizam ve mizan içine hapseden, galaksileri bir tespih tanesi gibi kudret elinde evirip çeviren bir Zat’ın, kelamını tesadüflere veya basit bir hitabet düzeyine terk etmesi düşünülemez.
Sıfatlarda hata yapmak küfürdür.
Allah’ın ilim sıfatını hakkıyla tefekkür ettiğimizde görürüz ki; ilim, kuşattığı nesnenin her bir hücresine hâkim olmayı gerektirir. Eğer bir yaratıcı, evreni matematiksel bir dil üzerine inşa etmişse, o evrenin sahibi olan Zat'ın gönderdiği kitap da o matematiksel dokudan azade olamaz. İşte tam bu noktada, Kur’an-ı Kerim’deki ebced ve cifr hakikatlerini idrak edememek, aslında farkında olmadan o kelamın sahibinin ilim ve kudretini sonlu bir kalıba sığdırma çabasından başka bir şey değildir.
Bu ret cephesi, Allah’ı (hâşâ) sadece geçmişte yaşamış bir topluluğa öğüt veren bir tarihçi veya metin yazarı gibi tahayyül ederek, O’nun "ilim" sıfatını beşerî sınırlarla mahkûm etmektedir. Oysa kâinatı bir mutlak bir matematikle, atom altı parçacıklardan devasa yıldız kümelerine kadar tesadüfe imkân vermeyen bir hesapla yaratan Zat’ın (Şüphesiz Biz, her şeyi bir ölçüye, bir kadere göre yarattık. Kamer 49) kelamını hesapsız ve programsız bırakması, bizzat kendi eseri olan kâinattaki matematiksel mucizeyle tenakuz olur.

Oysa Kur’an, Levh-i Mahfuz denilen ilmi ilahinin o devasa programının insana hitap eden bir haritasıdır.
Kuran’da ebced ve cifr olamayacağını iddia eden zihniyet, İmam Gazli’nin tekfir ettiği Yunan kaynaklı Meşşai felsefesinde olduğu gibi, Allah’ın ilmini kısıtlı bir zamana bakan, tüm zamanları aynı anda görmeyen "parçalı bir bilgi" olarak görme hatasına ve edepsizliğine düşer.
Meşşai felsefesi Allah’ın küllileri bilip cüzileri bilemeyeceği düşüncesindeydi.
Yani Allah bir savaşın sonucunu bilebilir ama kimin ölüp kimin ölmeyeceğini bilemez.
Bu fikre göre Allah peygamberimizin geleceğini de onu yaratacağını da bilmiyordu ki İmam Gazali bu yüzden onları tekfir etmişti. Onlara göre Allah, bir şeyi biliyorsa diğerini o an düşünmüyor olabilir; ya da bir kelimeyi bir amaç için söylemişse, o kelimeden binlerce başka mana çıkarmak imkânsızdır. Bu, Allah’ın ilminin "mutlak ihata" (her şeyi aynı anda kuşatma) özelliğini idrak edememekten kaynaklanır.
Doğru bir mantık silsilesiyle bakıldığında; sonsuz bir ilim, bir cümleyi öyle bir kurar ki, o cümle hem 7. yüzyıldaki bir çobanın kalbine cevap verir, hem 21. yüzyılın fizikçisine bir formül fısıldar, hem harflerinin sayısal değerleri üzerinden tarihin kırılma noktalarına işaretler bırakır, hem her şahıstan cüzi-külli bahseder. Bunu "imkânsız" veya "zorlama" görenler, aslında Allah’ın kudretinin bir harfe kaç anlam yükleyebileceğini tartamayan, terazisi bozuk bir akıl yürütme içindedirler. Zira bir beşer, bir kelimeye en fazla iki-üç mana yükleyebilirken; zamandan ve mekândan münezzeh olan bir Hâlık, tek bir harfi binlerce hakikate bir anahtar yapabilir.

Ebced ve cifr hakikatine kapı açan bir iman ise, bizi Yahudilikte, Hıristiyanlıkta ve diğer dinlerde bulunmayan, sadece İslam’da bulunan muazzam ve haşmetli bir Allah tasavvuruna götürür. Bu bakış açısına sahip bir mümin için Allah; sadece satırların arasındaki zahiri manayı bilen değil, aynı zamanda o harflerin frekanslarını, birbirleriyle olan matematiksel münasebetlerini ve zaman tüneli içindeki iz düşümlerini tek bir "an" içinde gören ve yöneten bir Sultan-ı Ezelî'dir. Bu iman, Allah’ı; kâinatın kodlarını elinde tutan, her bir harfi birer şifre, her bir ayeti birer hazine dairesi olarak tasarlayan eşsiz bir mutlak ilim sahibi olarak tanımaktır. Burada iman edilen Allah, bir atomu nizamda tutarken galaksiyi unutmayan, Kainatın tedbirini görürken bir kadının kocasından haklı şikayetini nazara alan, bir karıncanın rızkını verirken yıldızları yörüngesinde döndüren ve tek bir kelâmıyla kıyamete kadar gelecek tüm hadisatın "fihristesini" insanlığın önüne koyan mutlak hâkimdir. İlim ve kudreti o kadar mutlak nihayetsizdir ki, kelamının “ol” demesi var etmek için kâfi olur. Bu ilim, eşyanın sadece dış yüzünü değil, o eşyanın gelecekte alacağı şekilleri ve o şekillerin sayısal karşılıklarını da tanzim eder.

Bu perspektifte Kur’an, dilsiz bir kâğıt yığını değil; canlı, konuşan ve her asra ayrı bir yüzünü dönen mucizevî bir "kâinat haritası" halini alır. Cifr, Allah’ın kelamının "zaman üstü" olduğunu tasdik etmektir. Bir insan bir kitap yazdığında, sadece o anki bilgisiyle sınırlıdır; geleceği bilmediği için kitabına gelecekten işaretler koyamaz. Ancak Allah, zamanın hem başında hem sonunda aynı anda hazır ve nazır olduğundan, 1400 yıl önce indirdiği bir ayetin harf sayılarına, o ayetin bahsettiği bir teknolojik buluşun tarihini yerleştirmesi O’nun kudreti için basit bir icraattır. Bu büyüklüğü reddetmek, denizi bir bardağa sığdırmaya çalışmaktır; kabul etmek ise, okyanusun azametine hayranlıkla secde etmektir. Kuran’ın her bir ayeti, aslında gelecek asırların karanlıklarını aydınlatan birer projektör gibidir. Eğer biz o projektörün içindeki matematiksel düzeni (ebcedi) görmezden gelirsek, projektörün sadece camına bakmış oluruz; oysa asıl mucize, o camın arkasındaki sonsuz ilmin yansıttığı ışık huzmelerindedir.

Bir ilahın "mutlak" olabilmesi için yarattığı her şeyi en ince detayına kadar kayıt altına almış olması şarttır. Eğer evrende tesadüfe yer yoksa o evreni anlatan kitapta da tesadüfe yer olamaz. Bir ayetteki harf sayısının, o ayetin manasıyla örtüşen bir tarih vermesi bir "rastlantı" olarak açıklanamaz. İstatistiksel olarak milyonlarca ihtimal içinden sadece birinin gerçekleşmesi, arkada devasa bir iradenin ve hesabın olduğunu gösterir. Ebcedi inkâr edenler, farkında olmadan Allah’ın "Muhsi" (her şeyi sayan ve hesaplayan) ismini devre dışı bırakmaktadırlar. Hâlbuki Kuran, "O, her şeyi bir bir saymıştır" buyurarak, ilahi ilmin sayısal bir kesinlik içerdiğini bizlere ihtar eder. Bu sayısal kesinlik, kelam sıfatında ebced ve cifr olarak tecelli eder.

Sonuç olarak, ebced ve cifr meselesi basit bir teknik tartışma değil, bir marifetullah (Allah’ı tanıma) meselesidir. Allah’ın ilmini "her şeyi kuşatan", kudretini "her şeye muktedir" ve kelamını "her sırrı barındıran" olarak bilen bir akıl, o harflerin altında yatan derin matematiksel düzeni reddedemez. Aksine, o düzeni gördükçe "Sübhanallah" diyerek, yaratıcısının büyüklüğü karşısında bir kez daha hayretle sarsılır. Doğru düşünmenin zirvesi; sonlu olan aklın, sonsuz olan ilahi ilme ait bu harika nakışları görerek, sahibinin azametini itiraf etmesidir. Sadece İslam dininde bulunan bu iman, bizi "mümkün" olanın dar koridorlarından çıkarıp, "vâcip" olanın sonsuz ve mutlak nuruna ulaştırır. Bu nurla bakıldığında Kuran, sadece bir hidayet rehberi değil, aynı zamanda mazi, hal ve istikbali aynı anda gösteren bir "mir'at-ı azam" (en büyük ayna) hükmüne geçer. Cifri ve ebcedi kabul eden kalp, her harfte Allah'ın bir mührünü, her rakamda O'nun bir imzasını görür ve bu şahitlikle sarsılmaz bir yakine erişir.

İbn Hişam’ın Sîret-i Nebeviyye’si ve Taberi Tefsirinde, Hz. Peygamberin Yahudi âlimlerinin ümmetin ömrü hakkındaki sözlerine hurufu mukataa ile cevap verdiği nakledildiği gibi, yine Kuran, hurufu makata ile harflere dikkat çektiği gibi, Hz. Ali (ra) efendimize ait olup İmam Gazali hazretlerinin şerh ettiği Celcelutiye eseri bu ilmin varlığını ve bu ilmi bilenlerin varlığını açıkça haber verir. Osmanlı devleti kurulmadan 60-70 sene evvel yazılan “Eş-şecetün-Numaniye fid-Devlet-il-Osmaniye” eserini telif eden ve Osmanlı devletinin geleceğini Kuran’dan istihrac eden Muhyiddin-i Arabi ve Kuran’ın ebced ve cifr cihetiyle de mucize olduğunu ayetlerin tevafukatıyla gösteren işari remizlere risalelerinde yer veren Bediüzzaman hazretleri, Kuran’ın bu mucizelik yönünü aşikar etmişlerdir.

İslam’da ebced ve cifr hüküm çıkarmak veya bir zahir hükmü değiştirmek için değil, hükümleri kuvvetlendirmek, hakikatleri parlatmak için gösterilmiştir.
Asl olan tevafuktur. Bu ilim mevcuttur fakat sadece mevcudiyetini göstermek ve Kuran’ın mucizeliğini ispatlamakla sınırlıdır.

1. Şuanın girişinde Bediüzzaman hazretleri Kuran’ın her asra ve her hadiseye bakması gibi bir mucizevî hakikati Risale-i Nur üzerinden gösterir, Kuranın ebced ve cifr cihetiyle de mucize olduğunu tasrih eder.
Bu vaziyeti Kuran’ın mucizeliğinin ispatlanması dışında bir manaya zorlayanlar elbet Meşşailerin akıbetine ve İmam Gazali’nin bedduasına mazhardırlar.
Arife işaret yeter…