DEFTERİ KİM TUTUYOR?

Kutsal kitaptan kutsal deftere; İsrail kendine neden sürekli düşman arıyor?

Bir tarafta Gazze halkı, gerçekten ve yürekten; cansiperane biçimde hayatta kalma ve varlık savaşı verirken, neredeyse herkesin görmezden gelme nedeni olan defter hesaplarından bahsedip, utanarak yazıyoruz bu haftaki yazımızı.

Geçen hafta merkez ile yem arasındaki farkı konuşmuş, sonunda bir soruyla kapatmıştık: Peki bu defteri kim tutuyor? Başlık bunu bir parça açıklıyor ama biz, çok daha geniş bir denklemi ortaya koymaya çalışacağız. Çünkü her dönemde şu ilan hep açık pozisyonda kalıyor:

İsrail için prezentabl, içinde bir yerlerde ekip çalışmasına uygun, esnek çalışma saatlerine uyumlu, zorunlu seyahat engeli olmayan, illaki askerliğini yapmış, yetişmiş düşmanlar aranıyor!!!

Bu hafta o meşhur hesap defterini açıyoruz.

Ama önce bir tespit. Modern imparatorluklar artık toprak istemiyor. Bayrak dikmiyor, vali atamıyor, sömürge valiliği kurmuyor. Çünkü bunların hepsi pahalı, görünür ve itibar kaybettirici. Bugünün yöntemi çok daha ucuz ve çok daha kalıcı: Kaydı tutmak.

Şöyle düşünün. Küçük bir mahalle hayal edin. Evler var, dükkânlar var, bir de mahallenin girişinden geçen tek bir yol.

Şimdi soralım: Bu mahalleye kim hükmediyor?

İlk akla gelen cevap, evlerin tapusu kimdeyse odur. Yanlış. Çünkü asıl güç tapuda değil, üç ayrı yerde toplanmıştır.

Birincisi sigortacı. Mahallenin köşesinde bir bakkal açmak istiyorsunuz. Dükkânı kiraladınız, rafları koydunuz, malı aldınız. Ama kredi almak için sigorta poliçesi gerekiyor. Sigortacı geliyor, bakıyor ve diyor ki: "Burası riskli, size poliçe yazmam." Ne oldu şimdi? Dükkân duruyor, mal duruyor, siz duruyorsunuz ama iş yok. Çünkü sigortalanamayan işe, kimse para vermez.

Dikkat edin: Sigortacı kimseyi kovmadı, kimseye görünürde bir zarar vermedi. Tek yaptığı, bir imzayı atmamak oldu. Bir yeri iş yapılamaz hale getirmek için oraya girmeye gerek yoktur. Sadece “riskli ilan etmek” yeterlidir. İşte sigortanın gerçek anlamı budur: Sigorta bir kâğıt parçası değil, bir işin var olma iznidir.

İkincisi yolu tutan. Mahalleye tek bir yoldan mal geliyor. O yolu kim kullanıyorsa, ne zaman geleceğine, ne kadar geleceğine, kime önce geleceğine de o karar verir. Yolu tutan, hiç kimseyle kavga etmeden, herkesin takvimini belirler. Üstelik akıllı olanı şunu da yapar: Kendisi için ikinci, üçüncü bir yol daha açar. Böylece bir yol kapanınca kendisi nefes almaya devam eder, ötekiler tıkanır.

Üçüncüsü kasayı tutan. Mahallenin esnafı kazandığı parayı bir yerde saklamak zorunda. Ama mahallede huzursuzluk var. Kavga, belirsizlik, yarın ne olacağı belli değil. Ne yaparlar? Paralarını mahallenin dışındaki güvenli bir kasaya taşırlar.

Şimdi o kasanın sahibi olduğunuzu düşünün. Mahallenin huzura kavuşması sizin işinize gelir mi? Gelmez. Çünkü mahalle sakinleşirse herkes parasını yastığının altında ve mahallesinde tutar. Gider bakkallarını büyütür ya da yenilerini açar. Sözün özü, sizin kasanıza ihtiyaç kalmaz. Kasa sahibi için ideal mahalle, güvenli mahalle değil; tedirgin mahalledir.

İşte bugün dünyada üç farklı devlet, bu üç rolü ayrı ayrı üstlenmiş durumda.

Birincisi İSRAİL: Sigortayı yazan.

İsrail'in son yıllarda kurduğu modeli anlamak için silahlara bakmayı bırakıp bilançoya bakmak gerekiyor.

Ülkenin elit askerî istihbarat birimi olan 8200'den ayrılan uzmanlar, siber güvenlik şirketleri kuruyor. Bu şirketler (Altshuler Shaham, Phoenix, Harel, Menora Mivtachim, Migdal vb.) devlet garantili fonlarla, ülkenin emeklilik ve sigorta fonlarının parasıyla besleniyor ve bu parayı, doğrudan derin teknoloji (deep-tech) ve siber güvenlik ekosistemine kanalize ediyor. Sonra bu şirketler, dünyanın dört bir yanındaki bankalara, limanlara, enerji santrallerine, veri merkezlerine güvenlik yazılımı satıyor.

Buradaki incelik şu: Sattıkları şey bir ürün değil, bir varsayım. "Sistemler er ya da geç çökecektir. Siz çöktüğünüzde ayakta kalmayı satın alın." Yani korkuyu değil, korkunun çözümünü satıyorlar.

Yani mahallenin sigortacısı olmak, mahallenin sahibi olmaktan daha kârlıdır. Sahip olan, yerini savunur. Sigortacı ise herkesin yerini fiyatlar. Güvenlik kavramını satar. Hem de ekonomik güvenlik…

Sonuç mu? Ortadoğu'daki ya da Avrupa'daki büyük bir altyapı, çalışmaya devam edebilmek için o askerî aklın ürettiği ticari ürüne bağımlı hale geliyor. Onların alışkanlıkları ile söyleyelim: Poker masasına silahla oturmuyorlar. Masadaki herkesin kasasının alarm sistemini kurarak oturuyorlar.

İşin en sessiz kısmı da şu: Küresel dev varlık yöneticilerinin portföyleri (BlackRock, Vanguard, Palantir, Elbit, Cyberstarts…), aynı anda hem savunma sanayii şirketlerinde hem de bu güvenlik şirketlerinde duruyor. Yani Amerikalı bir öğretmenin ya da Avrupalı bir işçinin emeklilik birikimi, farkında olmadan bu denklemin içinde yer alıyor. Bu ilginç iş modeli, bir tarafa muazzam bir zırh sağlıyor: Onun çökmesi, artık yalnızca onun kaybı değil, Londra'daki ve New York'taki portföylerin de kaybı oluyor.

Bir ülkeyi vazgeçilmez yapmanın en modern yolu budur: Kendi ayakta kalışını, başkalarının emeklilik hesabına bağlamak. Yani insanların geleceğini ipotek etmek, hem de güvenlik sağlama adıyla… Ve insanlar, geleceklerinin kaybından her zaman korkarlar. Bu korkuyla farkında olmadan savaşı beslerler.

Şimdi bu modele bakıp rahatsız edici bir soru soralım. Ama önce sorunun neden bizim açımızdan meşru olduğunu söyleyelim: Bir yapıyı anlamak istiyorsanız, ne söylediğine değil, neyle beslendiğine bakarsınız.

Bu ülkenin ürettiği ve dünyaya sattığı şey neydi? Güvenlik!

Peki güvenliğin pazarı nedir? Güvensizlik. Daha açık bir ifadeyle söyleyelim: Ne satıyorsanız ya da ne satmak istiyorsanız onun ya pazarını açarsınız ya da onu pazarda eksiltirsiniz. Güvenlik satılan bir pazarda güvenliğin fiyatını artırmak istiyorsanız (Çünkü onu sigortalayacaksınız!) ya arzını azaltacaksınız: Güvensizlik üretmek. Ya da talebini artıracaksınız: Güvensiz ortamları beslemek-savaşlar, gri alanlar, irredantizm hareketleri vs. vs vs… Alın size buz gibi temel iktisat kuramı.

Şimdi zihinsel bir deney yapalım. Diyelim ki yarın bölgede tam ve kalıcı bir barış kuruldu. Bütün düşmanlıklar bitti, sınırlar kesinleşti, kimse kimseyi tehdit etmiyor. Bu ülke için ne olur?

Kitapta kazanır gibi görünür. Ama defteri açın, bakın neler göreceksiniz:

Risk primi düşer. Savunma bütçeleri daralır. Güvenlik yazılımına ödenen fiyat çöker. Emeklilik fonlarını derin teknolojiye akıtan devlet garantileri anlamsızlaşır. Askerî istihbarattan çıkıp şirket kuran uzmanların ürünü, aniden bir “ihtiyaç” olmaktan çıkıp bir “tercih”e döner. Ve en önemlisi: Batı sermayesini o ülkeye bağlayan zırh, yani “onun çökmesi bizim portföyümüzün de çökmesidir” denklemi gevşer.

Yani mutlak zafer ve sükûnet ortamı, sistemlerini kapatır.

İşte savaşın gerçek kimliği burada beliriyor. Klasik savaşın bir bitiş şartı vardır: Hedefe ulaşırsınız ve biter. Ama bir savaş, kendisi bir gelir modeline dönüştüyse artık bitiş şartı taşımaz. Böyle bir yapıda zafer, bir hedef değil, bir risktir. Sürekli gerilim ise bir arızadan ziyade sistemin asıl çalışma koşuludur.

Ve buradan çok daha rahatsız edici bir soru çıkıyor:

Bir toprak iddiası, varsayalım vaad edilmiş topraklar!!! ele geçirildiğinde iş modeli de biter. Bitmemesi gereken bir sistemde ise o iddia, ulaşılacak bir hedef olmaktan çıkıp, kapanmaması gereken bir dosyaya dönüşür. Değeri, çözülmesinde değil, çözülmemesinde saklıdır.

O hâlde soralım ve cevabı okura bırakalım: Sürekli gerilim, sürekli belirsizlik, sürekli yeni tehdit ve düşman tanımı… Bunlar kutsal kitaba göre mi belirleniyor, yoksa kutsal deftere göre mi?

Biz, bu söz konusu ülkede, kendine yönetici sınıf diyen ya da zanneden radikal bir grup insanın sözde hayaline mi inanacağız yoksa o insanların çok üstünde kurulmuş, devasa ve çok müttefikli bir iş modeline mi?

Bu soruyu tek bir ülke için sormak haksızlık olur. Çünkü ortada tıkır tıkır işletilen bir denklem var ve aynı denklem, savaş üzerine kurulmuş her sistem için geçerlidir. Silah üreten de, güvenlik yazılımı satan da, risk sigortalayan da aynı paradoksu taşır: Müşterisinin derdi bitmemelidir. Bir doktorun hastalıktan, bir avukatın anlaşmazlıktan kazanması gibi. Fark şu ki, doktor hastalık üretmez. Avukat ise iş etiği gereği anlaşmazlıkları çözmekle mesuldür, körüklemekle değil…

Gel gelelim bu muhteşem modern hayatımızda tüm sınırlar ve yükümlülükler, bazen muğlaklaşır.

İşte savaşın soğuk yüzü bu: Bazı savaşlar kazanılmak için yapılmaz. Sürdürülmek için yapılır.

İşte tam da bu nedenle söylenen söz kıymet kazanır: “İsrail, kendine sürekli düşman arıyor!”

İkincisi ÇİN: Rotayı çizen.

Çin ise bambaşka bir yol izliyor. Ve bence en az anlaşılanı bu.

Pekin, kaosa ve vekâlet savaşlarına para harcamıyor. Tam tersine, kaostan nefret ediyor. Sebebi romantik değil, tamamen teknik: Çin'in ekonomisi kesintisiz lojistiğe muhtaç. Bir boğaz kapanırsa, bir hat kesilirse, fabrikaları durur. Bu yüzden Çin aynı poker masasına, komutan değil, tedarik zinciri mühendisi gönderiyor.

Stratejisi tek cümlede özetlenebilir: Kendini vazgeçilmez kılacak kadar çok yolun üzerinde ol. Ama kimseye muhtaç kalmayacak kadar da alternatifin olsun.

Bu yüzden Afrika'nın derinliklerinden Kuzey Afrika limanlarına uzanan kara hatları kuruyor. Batarya ve yeşil teknoloji için gereken kritik madenleri baştan sona kendi zincirine bağlıyor. Amacı, deniz yollarının kapanabileceği bir dünyada karadan nefes alabilmek.

Ve şunu fark edin: Çin bunu yaparken kimseyi işgal etmiyor. Sadece rotayı çiziyor. Ama rotayı çizen, bir süre sonra o rotanın üzerindeki herkesin takvimini de belirler.

Üçüncüsü BİRLEŞİK KRALLIK: Kasayı tutan.

En eski ve en sessiz olanı ise nam-ı diğer İngiltere.

İngiltere resmî imparatorluğunu kaybettikten sonra ilginç bir şey yaptı: Toprak yerine hukuk üzerinden bir ağ kurdu. Eski sömürge adacıklarını (Virjin Adaları, Jersey, Cayman), birer finans merkezine dönüştürdü. Bölge elitlerinin varlıkları, petrol gelirleri, kriz sermayeleri bu adacıklardan geçerek City of London’a akıyor. Ve tabi bir de global bir finans havuzu var, bankacılık sistemi içinde paranın aktüel alış – satış fiyatı ile Faiz’ini belirleyen LIBOR!

Buradaki mantık ilk bakışta ters görünür ama son derece rasyoneldir: Bu sistem istikrarsızlıktan beslenir. Bir bölge ne kadar riskliyse, oradaki zenginler paralarını o kadar çok "güvenli" bir yere taşımak ister. Yani sizin bölgenizdeki gerginlik, başka birinin bilanço kalemidir. Mahalle örneğini hatırlayın: Kasa sahibi için ideal mahalle, tedirgin mahalledir.

Ve doğal sonuç şudur: Böyle bir ağ için ideal Ortadoğu, tek bir güçlü aktörün istikrar kurduğu bir bölge değil; parçalı, rekabetçi ve tedirgin bir bölgedir. Çünkü herkes güçlüyse kimse hukuki zırh satın almaz.

Şimdi üçünü yan yana koyalım.

İsrail sigortayı yazıyor. Çin rotayı çiziyor. İngiltere kasayı tutuyor. Üçü de rakip ama üçü de aynı şeyi anlamış durumda: Toprağı almaya gerek yok. Kaydı tutan, onun bizzat sahibi olur.

Bir de şunu not düşelim çünkü gelecek haftanın konusu olacak: Bu üç oyuncunun ortak bir özelliği daha var. Hiçbiri kavşakta oturmuyor. İngiltere bir ada, Çin kıta büyüklüğünde bir derinliğin ardında. Kapısının önünde kavga edilmeyen ülkeler, uzun düşünme lüksünü de satın almış oluyor. Ve o lüksle ne yapıyorlar? Defter tutuyorlar.

Büyükelçi atamaları Resmi Gazete'de
Büyükelçi atamaları Resmi Gazete'de
İçeriği Görüntüle

Peki bu tabloda Türkiye nerede?

Tam da bu hafta çok somut bir yerde. 13 Ağustos’ta, Bağdat’ta Kalkınma Yolu Projesi'nin ilk uygulama toplantısı yapıldı. Basra'daki Fav Limanı'ndan Türkiye üzerinden Avrupa'ya uzanacak, yaklaşık 1.200 kilometrelik, demiryolu-karayolu-enerji-dijital altyapıyı birlikte taşıyan bir koridor bu.

Şimdi dikkat: O toplantıda konuşulan başlıklar neydi? Proje kesimleri, finansman mekanizması, hukuki ve kurumsal uygulama yapısı.

Yani beton değil. Defter.

Çünkü bir koridoru asıl var eden şey rayları değildir. Bir koridor ancak sigortalanabildiği, finanse edilebildiği ve hukuken öngörülebilir olduğu ölçüde vardır. Kimse sigortalanamayan bir yola yük vermez. Ve bir yol, üzerinden mal geçtiği için değil, üzerinden geçen malın kaydı burada tutulduğu için kıymetlidir.

Şimdi mahalle örneğine dönelim. Rayları biz döşüyoruz; yani dükkânı biz açıyoruz. Peki poliçeyi kim yazacak? Yükün hangi hukukta sigortalanacağı, uyuşmazlığın hangi şehirde çözüleceği, dijital altyapının hangi patente bağlanacağı, finansmanın hangi kasada muhasebeleşeceği… İşte defter bunlardır. Ve bu sorular Bağdat'ta beton konuşulmadan önce konuşuluyor. Çünkü herkes biliyor: Yol, ray döşenince değil, sigortalanınca vardır.

Buradan bu haftanın asıl hükmüne geliyoruz ve bu, geçen haftaki “merkez mi, yem mi” sorusunun bir üst basamağıdır:

Bir koridor kurmak başka şeydir, o koridorun defterini tutmak başka.

Rayı biz döşeriz ama sigortasını başkası yazarsa, hukuku başka bir ülkede işlerse, finansmanı başka bir kasada muhasebeleşirse, siber güvenliğini başkasının patenti sağlarsa; ortaya çok gerçek bir yol çıkar, ama defteri bizde durmaz. O zaman koridor bizden geçer; kâr ise defterden.

Bunun panzehiri hamaset değil, sıkıcı ve teknik şeylerdir. Kendi sigorta ve reasürans kapasiten, kendi tahkim ve sözleşme hukukun, kendi siber güvenlik mimarin, kendi finansman havuzun, kendi standart ve denetim sistemin. Yani heyecan vermeyen, kimsenin miting meydanında alkışlamayacağı şeyler.

Ama defterler böyle tutulur.

Geçen hafta şöyle demiştik: Merkez, fiyatı koyandır; yem, fiyatlandırılandır. Bu hafta bir adım daha atalım: Fiyatı koyan, defteri tutandır.

Ve deftere sahip olmanın yolu, dünyanın en sıkıcı işlerini en ciddiye alan ülke olmaktan geçiyor. Toprak işgali görünür, tartışılır, direnişle karşılaşır. Defter işgali ise sessizdir. Çoğu zaman bir imza töreniyle, herkesin gülümsediği bir fotoğrafla tamamlanır. Yavaş yavaş ısınıyoruz ve asıl meselelere doğru yol alıyoruz. Sıkıcı, sıkıntı verici ama gerçek meselelere… İstihbaratın en kirli ama en teknik alanlarına: Ekonomik güvenlik ve istihbarat patikasına.

Gelecek durakta ise daha derine inerek şunu soracağız ve aktörlerimizi artıracağız: Bu mahallede defteri tutanlar belli. Peki nöbeti kim tutuyor? Yani bekçiler kim?