Değerli Kardeşlerim,
Geçtiğimiz günlerde iktidar partisinde önemli bir görev üstlenen bir siyasetçi hakkında fon ve borsa işlemleriyle ilgili ciddi iddialar gündeme geldi. Söz konusu isim, iddiaların sağlıklı biçimde araştırılabilmesi için siyasi sorumluluk aldığını belirterek görevinden ayrıldı.
Ben de sosyal medya hesabımda, hakkındaki iddiaları değil, ciddi iddiaların ardından görevinden ayrılmasını takdir ettiğim noktasından hareketle düşüncelerimi paylaşmıştım.
Doğrusu epey eleştiri aldım. Bazı dostlarımız, o kişiyi ve hakkındaki iddiaları savunduğumu düşündüler.
Oysa benim söylediğim bu değildi.
Yanlış yapan kim olursa olsun, yanlışın yanında durma ve onu savunma hakkımız yoktur. Kul hakkının partisi olmaz ve olamaz.
Bizim bu konudaki ölçümüzü Peygamber Efendimiz Sellahualeyhivesellem asırlar önce ortaya koymuş.
Mekke’nin fethi sırasında itibarlı bir aileden bir kadın hırsızlık yapınca, cezanın uygulanmaması için Üsâme bin Zeyd aracı yapılmak istenmişti. Efendimiz buna karşı çıkmış, geçmiş toplumların güçlü biri suç işlediğinde onu bırakıp zayıfı cezalandırdıkları için helâk olduklarını hatırlatmıştı.
Ardından adaletin ölçüsünü ortaya koyan o meşhur mübarek sözünü söylemişti:
“Allah’a yemin ederim ki Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık yapsaydı, onun da elini keserdim.”
Bundan daha açık bir adalet ölçüsü olabilir mi?
Tam da bu düşüncelerimi satırlara dökerken Cumhurbaşkanımızın dün AK Parti’nin 182. Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda yaptığı konuşmayı dinledim.
Doğrusu, başından sonuna kadar dikkatle takip ettiğim muhteşem bir konuşmaydı. Sadece söylenenler değil, salondaki hava da dikkatimi çekti. Cumhurbaşkanımız zaman zaman ses tonunun yükseldiği, duygunun iyice öne çıktığı bir konuşma yaptı. Ekrandan takip edebildiğim kadarıyla salondakiler bazı bölümlerde ayağa kalkarak uzun süre alkışladı. Duygunun yükseldiği anlarda gözyaşlarını tutamayanlar da vardı.
Ben de ekran başında dinlerken, “İşte benim bu yazıda anlatmaya çalıştığım mesele tam da bu” diye düşündüm.
Özellikle şu sözleri yazının ana fikriyle adeta örtüşüyordu:
“Yanlış yapanla, nefsine yenik düşenle vedalaşır, yolumuza güçlenerek devam ederiz.”
Ardından ölçüyü daha da net ortaya koydu:
“Devletin ve milletin malına el uzatanla da bizim işimiz olmaz, olamaz.”
İşte mesele burada düğümleniyor.
İsimler değişebilir, makamlar değişebilir, siyasi aidiyetler değişebilir. Ama yanlış karşısındaki ölçümüz, yanlış yapanın kim olduğuna göre değişmemelidir.
Kimseyi peşinen suçlu ilan edemeyiz ve etmiyoruz. İddia başka, suçun sabit olması başka. Buna hukuk karar verir. Ama siyasetin de ahlaki ve vicdani bir sorumluluğu vardır.
***
Bütün bu fon ve borsa tartışmaları beni yıllar öncesine götürdü.
28 Şubat sürecinin ağır bedelini ödeyen ve bir dönem Almanya’da hicret hayatı yaşayan merhum gazeteci-yazar Yaşar Kaplan abimizin organize ettiği küçük bir toplantıya katılmıştım. 15-20 kişiydik. Asil Nadir’in Avrupa’daki çalışmalarında görev yaptığını hatırladığım bir isim de o gün bize borsayı anlatmıştı.
Asil Nadir ismi, o yıllarda borsa dünyasında oldukça tartışmalıydı. Yönettiği Polly Peck’in Londra Borsası’ndaki hızlı yükselişi ve ardından yaşanan çöküş, İngiltere’de uzun yıllar konuşulmuştu. Nadir, daha sonraki yıllarda İngiltere’de yargılanmış ve şirketten milyonlarca sterlin çalmaya ilişkin suçlamalardan mahkûm olmuştu.
O gün bize borsanın nasıl işlediğini anlatan kişi, kendi tecrübelerinden oldukça çarpıcı bir örnek vermişti. Aradan uzun yıllar geçtiği için rakamları ve ifadeleri hafızamda kaldığı şekliyle aktarıyorum.
Anlattığına göre Amerika’da ticari hacmi çok büyük olmayan şirketleri satın alıyor, bir müddet ticari faaliyet yürüttükten sonra bu şirketleri borsaya açıyorlarmış. Borsaya açtıkları şirketlerden birinin hisseleri 5 lira seviyesindeyken, dünyanın değişik yerlerinde irtibatlı oldukları 15-20 bin kişilik geniş bir çevreye bu hisseleri almaları yönünde haber gönderiliyormuş.
Binlerce kişi aynı anda aynı hisseye yönelince talep artıyor, talep arttıkça da hissenin değeri yükseliyormuş. Verdiği örnekte 5 lira seviyesindeki hisse 100 liraya kadar çıkmış. Bu seviyelere ulaştığında ise aynı çevreye bu defa “Satın” deniliyor ve ellerindeki hisseler elden çıkarılıyormuş.
Üstelik anlattığına göre bu, tek bir şirketle sınırlı değilmiş. Bir şirketin ardından başka bir şirket, onun ardından bir başkası… Aynı yöntem farklı şirketler üzerinden devam ediyormuş.
Aradan bunca yıl geçmesine rağmen söylediği şu cümleyi unutmadım:
“Ondan sonra şirketi borsada kendi hâline bırakıyorduk.”
Doğrusu o gün dinlediklerim, borsaya bakışımda hep bir soru işareti bıraktı.
Elbette bütün borsayı ve yatırımcıları böyle bir örnek üzerinden değerlendirmek doğru olmaz. Borsa, insanların birikimlerini değerlendirdiği, şirketlerin sermayeye ulaşabildiği meşru bir yatırım alanıdır. Fakat sermayesi, bilgisi ve örgütlü hareket etme gücü olanların karşısında küçük yatırımcının ne kadar savunmasız kalabileceğini de görmezden gelemeyiz.
Hele bu güç küçük yatırımcının aleyhine kullanılıyorsa mesele artık yalnızca para değildir. Orada ahlakı, vicdanı ve kul hakkını konuşmak gerekir.
Kim yanlış yaptıysa hesabını versin. Bizdenmiş, sizdenmiş diye bakmadan...
Çünkü adaletin de kul hakkının da partisi olmaz ve asla olmamalıdır.
İsimler gelir geçer, makamlar el değiştirir. Ama bizi ayakta tutacak ölçü değişmemelidir.
Selam ve dualarımla