“Siyasetin diplomasi yoluyla çözüm üretemediği durumlarda, kalemle çözülemeyen sorunu kılıç çözer. Kalem öncesinde de, kalemle kılıç arasında ve kılıç sonrasında ortalığı toparlamak istihbarat örgütlerine düşer.” Eskiden bu işler böyleydi ama artık yavaş yavaş her şey elimizden kayıp gidiyor. 19. ve 20. yüzyıl içinde üretilen kavram ve kurumlar artık 21. yüzyılı anlamaya, açıklamaya yetmiyor. Ulus devletlerle birlikte uluslararası sözleşmeler, uluslararası ve uluslarüstü örgütler de işlevini kaybediyor.

Palantir aslında siyasi, ekonomik ve askeri konulardaki adeta tek karar verici. Politik kurallara, bilim kurullarına gerek kalmadı. Medya da bir şekilde bu yapıya entegre oldu. Giderek ekonomi, para ve siyaset fiilen bu yapının kontrolüne geçiyor. Aslında önümüzdeki günlerde Antalya’da yapılacak olan COP toplantısı, bu anlamda çok önemli; dönüştürücü, şeytani bir güce sahip. Ama COVID günlerinde olduğu gibi birçok kişi bu felaketin farkında değil. Zaten siyaset ve siyasetin kontrolündeki bürokrasi, medya, sanat, akademi, sermaye, sivil toplum ve cemaat yapıları kurşun asker gibi global güçlerin açtığı yoldan, uluslararası siyasetin gösterdiği yöne doğru uygun adım ilerliyor.

Siyaset, Satanist, Pedefolik Siyonist’lerin elinde bugün “şeytani bir oyun”a döndü. Orada ilke ve hukuk değil, çıkarlar söz konusu. Onlar için ilke ve hukuk sadece bir araç. Orada “pragma” bir put olarak orta yerde durur ve “ulusal çıkar”dan söz etseler de kendilerini devletle özdeşleştiren bu âlemde kendi kasalarını doldururlar. Öte yanda “reel politik” putu durmaktadır. Allah’ın rızasından önce güç dengelerini gözetmemizi ve ona göre hareket etmemizi emreder.

Bugün bu oyunda “hak”ka ve “halk”a yer yoktur. Onlar bu satranç tahtasında sadece birer “piyon”durlar. Tek kutsal vardır, o da devlet; devlet adına kutsalı temsil eden ise “Tanrı kral rolü”ne bürünmüş, ilahlık ve rablik taslayan, kendini ölümsüz sayan bir ölümlüdür. Onların görevi, ölümü unutturarak “yeryüzünde bir cennet ve ebedî bir hayat” vadetmektir. Onun için bizim mezarlıklarımızda yazan “Her nefis ölümü tadacaktır.” yazısı onların ağzının tadını kaçırır. Oysa müminler için “ölüm, asude bir bahar ülkesidir”. “Sevgiliye, en sevgiliye” kavuşma günüdür. “Şeb-i arus”dur! Ölümlüler için farklı bir zaman boyutundan ölümsüz bir âleme hicret etmek demektir. Onun için şehitlik değerli ve anlamlıdır. Onlar erken ölümsüzlük boyutuna ulaşmış insanlardır.

Şehitlik, iktidar sahiplerinin can vererek başardıkları işler sebebiyle resmî sıfat taşıyan kişilere tanınan bir statü değildir. Dinî anlamda şehitlik, Allah’ın dinine şahitlik uğruna can sunma eyleminin adıdır ki biz onlara “ölüler” demeyiz; çünkü onlar Rableri katında diridirler. Onlar herhangi bir kişi olabilirler. Irk, cinsiyet, unvan fark etmez.

Hedefte olan ülkeye karşı “haydut devlet” önce dinî, etnik, ideolojik, politik ve sınıfsal sebeplerle birbirine karşı olan her iki tarafı da kışkırtır. Sonra arabulucu rolü için kendi üçüncü grubunu oluşturur. Her iki taraf birbirini zayıflatır, ikisi de dış destek arayışına girer. O zaman kendilerine yakın olan gruba doğrudan ve dolaylı olarak destek vererek onu öne geçirirler. Ancak rakipleriyle birlikte zayıfladıkları için dış destek sağlamak konusunda birileri araya girip o destek için ne yapmaları gerektiğini, onlara nasıl yaklaşmaları gerektiğini söylerler. Onlar da bu açılan yoldan ilerlerler. Yolun başında, kendilerinden bu şeyler istendiğinde karşı çıkacak çevreler, daha sonra bu talepleri kendileri ötekilerden talep ederler. Artık “hayır” diyemeyecekler, ağzı karıştırılmış bal şerbetini yudumlayacaklardır. Bu bal tuzağına düştükten sonra arkası gelir. Zaten bu süreçte onun arzuları, korkuları, hepsi not edilmiştir. Önüne hep iki şey konulur bu saatten sonra: havuç ve sopa. “Hangisini yemek” istersin diye sorarlar. Bu şekilde bir yandan ehlileştirilirken öte yandan balık yerken minik oltaları da yutarsınız. Zaten ondan sonra yapacak fazla bir şey kalmamıştır. Çünkü “oltayı yutan balık yem istemez”.

Bugün tartıştığımız Türkiye barışının arkasındaki Türk-Kürt çatışması böyle bir şeydi. Soğuk Savaş’ın sağ-sol çatışması da... Aynı ülkenin çocuklarını birbirine kırdıranlar askerî, istihbaratçı, siyaset adamı, bürokrat ve diplomatlarıdır da. Bekaa’da eğitim gören sosyalistler ve Kürtler, İsrail’le savaşmak için değil, İslam ülkelerinden gelenleri engellemek için kurgulanmış bir bariyerdi. PKK sosyalist görünse de o, AVROAMERİKA + İSRAİL projesiydi. ABD bu oyunda; o zaman ABD, İngiltere ve İsrail’le iş birliği içinde olan MİT’in, CIA, MOSSAD ve MI6’nın ortak yapısıdır. Projenin adı “kontrollü bunalım stratejisi” idi. Her kriz, birileri için aslında bir kazanç kapısıdır. Savaşlar da öyle. Krizin ve savaşın cin’i, kendini yönetene itaat eder.

Bazı ülkeler, var olan dengeler içinde kendine bir alan açmaya çalışır. Bunu yaparken de “aktif denge politikası” izleme adına, ilişki içinde oldukları çevrelere “mavi boncuk” dağıtırlar. O güçler arasında bir kriz anında mavi boncuk politikası patlar ve bu defa kendi gücü dışında başkalarına sırtını dayayarak ayakta durmaya çalışanlar için sonuç bellidir.

Dünyadaki bugünkü siyasette vefa yoktur. İttifak ettiğiniz, rakib olduğunuz ülkelerde bile ahlak, erdem ve karşılıklı ortak bir anlayış üzerinden siyaset ve /veya siyaset dışı ittifaklar kurabiliyor musunuz, kuramıyorsunuz. “Allah’ın ipi”ni bırakmışsınız demektir. O zaman da akıbetiniz belli. Bu gibi durumlarda STK’ların, cemaat gruplarının bile siyasetin arka bahçesinde konumlandırıldığı durumlarda bir şans gibi gözüken imkânlar bir riske, siyasi bir kambura, politik bir obezleşmeye sebep olabilir. Bu da “yolun sonu”na geldiğinizin işaretidir. Tabii bu, “Lokalist akl”ın ürünü olan bir şey. Bizim yerli malı haftasını unutmamızın üzerinden yarım asır geçti. Bir de “yerelden evrensele” diye Glokalizmi geçtik ve geldik Globalizme. Ve burada artık tek dünya, tek aile, tek gelecek (!?) var. Tabii bu ailede anne kim, baba kim, kardeş kim, bahçede, mutfakta, dışarıda çalışanlar kim!

Sivil diplomasisi, devlet dışı aktörlerin (sivil toplum kuruluşları, vatandaşlar, akademisyenler ve iş insanları) ülkeler arası ilişkileri ve kültürel bağları güçlendirmek için yürüttüğü iletişim faaliyetleridir; diplomatik istihbarat ise devletlerin dış politika hedeflerine ulaşmak ve ulusal çıkarlarını korumak amacıyla diplomatik kanallar ve temsilcilikler üzerinden topladığı gizli veya açık bilgilerdir. Kültürel projeler, öğrenci değişim programları, yardım kuruluşları ve insan hakları çalışmaları bunun araçlarıdır. Asıl gaye, yabancı ülkelerdeki halkların güvenini kazanmak ve bunun toplumlar, ülkeler arası barışa ve kazanıma katkı sağlamasına yardımcı olmasıdır.

Uluslararası sözleşmeler, uluslararası örgütler, uluslarüstü örgütler üzerinden yeniden düşünmemiz gerek. Ulus devletler sona eriyorsa, yerine neyi koyacağız? Yapay zekâ hayatımızda böyle yer almaya devam edecekse siber köleler olmaktan nasıl kurtulacağız? Humanoid askerler, Humanoid polisler, işçiler, her alanda işimizi elimizden alacak otonom robotlardan yakamızı nasıl kurtaracağız? Partiler, akademi, cemaat bu konuda ne düşünüyor?.

Sadece siyasi ve diplomatik istihbaratla bu çark dönmez. Ekonomik istihbarat için çok geç kaldık. Bu anlamda “Kamu Güvenliği Müsteşarlığı”nın çalışamaz hâle getirmesi büyük bir yanılgı idi. Kimse de bunu tartışmadı. Bugün geldiğimiz noktada bir iş adamının son duruma ilişkin değerlendirmelerini aktararak bugünkü yazımı noktalamak istiyorum. Hasan Mete, tanıdığım, iflasa sürüklenmiş bir iş adamı. “Ben bu filmi daha önce gördüm” diye başlayan serzenişine bir not eklemiş: “Bugün bir sanayici daha intihar etti! Bugün birçok iflasa sürüklenen iş adamı intiharın eşiğinde ya da tefecilerin kurşununa hedef olma korkusu yaşıyor.”

Hasan Mete şöyle diyor, kendi hicranını anlatırken:

“Ben bu filmi daha önce çok seyrettim. Kendimde seyrettim. Komşumda, arkadaşımda, müşterimde, tedarikçimde seyrettim. Yıllarca ticaretin içinde aynı hikâyenin farklı oyuncularla tekrarlandığını gördüm. Önce işler bozulmaya başlar. Üretim ve ticaret yeterince para kazandırmaz ama hayat devam ettiği için borçlanırsın. İtibarın varsa banka verir, piyasa verir, dost verir. Borçla zaman satın alırsın. Sonra tahsilat zinciri kırılır. Banka krediyi azaltır. Bu kez çekle mal alıp nakde dönmeye çalışırsın. Çekin itibarı azalınca daha pahalı para ararsın. Faiz yükseldikçe borcu artık kazancınla değil, yeni borçla ödemeye başlarsın. İşte tehlikenin başladığı yer tam burasıdır: Borç artık yatırımın değil, eski borcun finansmanı hâline gelmiştir.

Evet, ben bu filmi gördüm ve yaşadım! Sonrasında finansman daha pahalı, vade daha kısa, alacaklı daha sabırsız olur. Bir noktadan sonra ana parayı değil, faizini bile çeviremezsin. Ve hikâyenin sonunu herkes bilir. Serengeti’de av düşmüşse önce aslan gelir. Sonra sırtlanlar, çakallar ve en sonunda akbabalar… Ekonomik hayatta da mali bünyesi çöken insanın etrafında benzer bir düzen oluşur. Para pahalandıkça çaresizlik büyür; çaresizlik büyüdükçe yapılan hataların bedeli ağırlaşır. Ben bugün Türkiye’ye baktığımda bu yüzden endişeleniyorum. Bu bir parti meselesi değildir. Bir kişiyi suçlama meselesi hiç değildir. Mehmet Şimşek’i, Cumhurbaşkanı’nı veya herhangi bir siyasi ismi hedef almak da değildir. Bu, yıllarca ticaret yapmış bir insanın gördüğü tehlikeyi söylemesidir. Bir ekonomi yalnızca finansman bularak sonsuza kadar güçlü kalamaz. Borçlanmak gerektiğinde elbette borçlanılır. Rezerv tutulur, dış kaynak bulunur, swap yapılır, tahvil çıkarılır. Bunların hepsi ekonomi yönetiminin araçlarıdır. Ama hiçbir finansman yöntemi üretimin, verimliliğin, ihracatın ve katma değerin yerine geçemez.

Çünkü borç size zaman satın alır. Üretim ise size gelecek kazandırır. Son günlerde sermaye piyasalarında yaşanan fon tartışmaları da bana göre asıl bu nedenle önemlidir. Ortada soruşturmalar ve ciddi iddialar vardır. Bunların hangisinin suç oluşturduğuna elbette mahkemeler karar verecektir. İnsanları hüküm verilmeden suçlu ilan etmek doğru değildir. Fakat ekonomi yalnızca para değildir. Ekonomi güvendir. İnsan bankasına güvenmek ister. Yatırım yaptığı piyasaya güvenmek ister. Devlete, kurallara, sözleşmeye ve yarının bugünden tamamen farklı olmayacağına güvenmek ister. Çünkü güven bittiğinde önce yatırım durur. Sonra ticaret yavaşlar. Sonra herkes parasını korumaya çalışır. Ve para dolaşmayı bıraktığında ekonominin damarları daralmaya başlar.

Ben hayatımda bunun bedelini ağır ödedim. Bugün geriye baktığımda yaptığım en büyük hatalardan birinin, bazı sorunların yeni finansman buldukça çözüleceğini düşünmek olduğunu görüyorum. Çözülmüyor. Sadece erteleniyor. Bu nedenle bugün söylediğim şey bir felaket kehaneti değildir. Bir çağrıdır: Türkiye’nin yeniden ve çok daha güçlü biçimde üretimi, sanayiyi, tarımı, teknolojiyi, ihracatı ve yüksek katma değerli yatırımları merkeze koyması gerekiyor. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde matematiği sonsuza kadar kandıramazsınız. Geliriniz giderinizi karşılamıyorsa borçlanırsınız. Borç üretime dönüşmüyorsa yeniden borçlanırsınız. Yeni borcun maliyeti kazancınızı aşarsa servetinizi tüketirsiniz. Servetiniz bittikten sonra ise geriye yalnızca itibarınız kalır. İtibar da sonsuz değildir. Evet, evet, ben bu filmi daha önce gördüm ve ben bugün bunu yaşıyorum. Ve sonunu bildiğim bir filmi ülkem için yeniden seyretmek istemiyorum. Belki hâlâ köprüden önce son çıkıştayız. Öyleyse mesele kimin haklı olduğu değil. Mesele frene basabilecek cesareti göstermek, gerekiyorsa dörtlüleri yakıp yanlış yoldan geri dönmek ve yeniden üretimin yoluna girmektir. Çünkü bazı yanlışlardan dönmenin maliyeti vardır. Ama dönmemenin maliyeti bazen bir ülkenin geleceğidir.”

Politika akıl oyunu değil, algı oyununa döndürüldü, illüzyon, ezoterik bir oyun. Din, tarih, gelecek tasavvuru üzerinde oynanan bir algıyla yönetilen bir süreçten söz ediyoruz. Din, medya, sanat, bilim; hepsi bunun aracı olarak kullanılıyor. Yarın’ı, “kökü mazide olan ati” anlayışına bağlı kalarak kavram ve kurumları ile yeniden inşa etmemiz gerekiyor.

“Eski hal muhal, ya yeni hal ya izmihlal”

Selam ve dua ile.