Osmanlı İmparatorluğu'nun enkazı üzerinde masonik odakların, komitelerin ve küresel emperyalist aklın dizayn ettiği inkılâp süreçlerinin, kılıç artığı bir nesli imansızlaştırarak topyekûn bir medeniyet kökünden koparma operasyonuna dönüştüğü o zifiri karanlık asır, İslam ümmetinin başına gelmiş en büyük fırtınalardan biridir. Fizikî imha planlarının çok ötesinde, doğrudan insanın kalbine, ruhuna ve akide köklerine yönelen bu dehşetli taarruz, asrın en büyük manevi krizini doğurmuş; asırlardır İslam'ın bayraktarlığını yapmış bir milleti kendi tarihinden, dilinden, mukaddesatından ve imanından tek bir hamlede soyutlamayı hedeflemiştir. Ezanın yasaklandığı, Kur'an'ın rahlelerden kaldırılıp depoların köşesine atıldığı, mekteplerin ve zihinlerin ecnebi piyonların laboratuvarına çevrildiği bu vahşi idrak sığlığında, ümmetin üzerine adeta ölü toprağı serpmiş, manevi bir felç hali hâkim kılınmıştır.
İşte tarihin en kirli ve en acımasız bu tasfiye ve imha hamlesi karşısında, Bediüzzaman Hazretleri'nin Kastamonu dağlarından, Barla zindanlarından ve Denizli mahkemelerinden yükselttiği iman ve Kur'an feryadı, sadece ferdi bir kurtuluş çığlığı değil, bütün bir ümmetin imanî refleksleriyle yeniden ayağa kalkmasını sağlayan eşsiz bir diriliş hikâyesidir. O, ümmetin en zayıf ve en sahipsiz bırakıldığı, en güvendiği kalelerin içeriden yıkıldığı o dehşetli eşikte, siyasetin ve günlük çekişmelerin bizzat bu tahribata zemin hazırlayan masonik tuzaklar olduğunu sezmiş, bütün enerjisini ve hayatını doğrudan iman hizmeti eksenine sabitlemiştir. Siyaseti ikinci plana, hatta asıl tehlikelerden korunan bir perde arkasına iterek meseleyi iktidar kavgası olmaktan çıkarmış; doğrudan kalplerin fethine, iman hakikatlerinin asrın idrakine parlatılarak sunulmasına adamıştır. Çünkü bilmektedir ki, bin yıllık İslam kalesinin temel harcı olan iman sarsıldıktan sonra, siyasi zaferler veya iktidar kavgaları sadece kumdan kaleler inşa etmekten ibarettir. Müspet hareket düsturuyla, hiçbir zaman şiddete, kargaşaya, cebre ve intikama tevessül etmeden; sadece ve sadece Kur'an'ın nuruyla, akıl ve mantık süzgecinden geçirilmiş berrak bir iman akidesiyle hareket etmiş; devrin zulüm makinelerini sabrın, metanetin ve ilahi rızanın çelikten kalkanıyla etkisiz hale getirmiştir.
Bu tavır, pasif bir kabulleniş değil, aksine küresel entrikaların kurduğu masaları yıkan, karanlık odalarda planlanan manevi soykırımı taşa ve duvara çarptıran en aktif, en köklü ve en sarsıcı direniş metodudur. O'nun Risale-i Nur Külliyatı vasıtasıyla ulaştığı her bir fert, imanını tahrif etmek isteyen dâhili ve harici ecnebi mihraklara karşı yürüyen birer kale olmuş, ümmetin sönen kandillerini yeniden yakmıştır. Siyasetin ve makamların geçici heveslerine kapılmadan, tamamen rızayı ilahi dairesinde, iman hakikatlerinin ispatlanması ve öğretilmesiyle yürütülen bu muazzam hizmet, milleti esaretten kurtaran, ruhunu yeniden iade eden ve küresel komitelerin iman düşmanı projelerini duvara çarptıran hakiki bir ümmet dirilişidir. Zira o dehşetli zamanları teferruatıyla bilenler bilir ki, o gün verilen bu çetin mücadele olmasaydı, bugün ne bu coğrafyada kelime-i tevhidin sesi yankılanır ne de bu milletin kökleri üzerinde yeniden bir medeniyet inşa etme imkânı kalırdı.
Osmanlı’dan devralınan o büyük medeniyet mirasını ve İslami ruhu bu topraklardan kalıcı olarak kazımak, milletin öz benliği ile bağını tamamen koparmak adına tezgâhlanan küresel projeler, sadece bürokratik yasaklar veya doğrudan fiziki baskılarla sınırlı kalmamış; en sinsi ve zehirli meyvelerini, bu millete yabancılaşmış, ruh kökünden kopuk sahte aydınlar, karanlık odalardan beslenen kukla kalemler ve mankurtlaşmış odaklar vasıtasıyla vermiştir. Dün Bediüzzaman’ın şahsında iman ve Kur’an hakikatlerine saldıranlar, bugün aynı Masonik merkezlerin ve emperyalist odakların piyonluğunu üstlenerek, bu topraklarda İslam’ın ve millî hafızanın ihyasına vesile olan sempozyumları, ilmi toplantıları ve fikir platformlarını hedef tahtasına oturtmaktadır. Meydanlarda hınçla mitingler düzenleyen, köşe yazılarında ve ekranlarda bu hizmetleri ‘irtica’ veya en ironik ve zavallı bir iftirayla ‘emperyalist işbirlikçilik’ olarak yaftalayan o sefil zihniyet, aslında tam da asırlardır bu coğrafyayı ecnebi efendilerine peşkeş çekmek isteyenlerin günümüzdeki borazanlarıdır. Kendi küresel efendilerinin, yani asıl emperyalistlerin bu milleti zihnen ve kalben köleleştirme planlarına sadakatle hizmet edenler, kalkıp da bütün ömrünü bu milletin istiklaline, imanına ve Kur’an nuruna adamış mümtaz bir hakikat mücadelesini emperyalist olmakla suçlaması, tarihin kaydettiği en büyük yüzsüzlük, en alçakça saptırma ve en karanlık iftiradır. O mitingleri düzenleyenlerin derdi asla bu vatanın bağımsızlığı veya ilerlemesi olmamıştır. Onların tek ve değişmez hedefi, bu milletin iman kalesini içten yıkan o tarihi yıkım sürecinin nöbetçiliğini yapmak, ezanın, Kur'an'ın ve millî şuurun yeniden bu toprakların efendisi olmasını engellemektir. Fakat ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar manşet atarlarsa atsınlar, ne kadar kirli sloganlarla meydanları doldururlarsa doldursunlar; bu milletin köklerindeki o çelik iradeyi, hakikatin sesini susturmaya güçleri yetmeyecektir. Çünkü tarihin bu dönemecinde, o karanlık odakların oyunlarını bozan ve ümmetin izzetini koruyan her bir fikir hamlesi, onların bütün bu beyhude çırpınışlarını tarihin çöp sepetine mahkûm edecektir.
Tarihin en kritik eşiklerinde, hak ile batılın, istiklal ile tasfiyenin savaşı verilirken izlenecek en keskin stratejik akıl, Sultan İkinci Abdülhamit Han’ın o efsanevi siyaset dehasında saklıdır. Zira o büyük sultan, Rus elçisinin zihninden geçenleri ve bu milletin aleyhine kurduğu masaları okuyarak tam onların istediğinin zıttını yapmak suretiyle emperyalist planları hep altüst etmiştir. Bugün de bu hakikat düsturu, karşımızdaki tablonun en net şifresini vermektedir: İslam’ın bu topraklardan kökünü kazımak, milleti zihnen esir etmek ve manevi hafızayı tamamen sıfırlamak için kırk yıldır yalan ve iftira makinelerini çalıştıran o karanlık odaklar, o masonik uzantılar ve o mankurtlaşmış odaklar hangi projeye karşı feryat figan koparıyorsa, bilinmelidir ki o iş bu milletin lehinedir ve o düşmanların ölüm kalım meselesidir. Sempozyuma karşı meydanlarda koparılan o cılız ama zehirli yaygaralar, o hınç dolu manşetler ve o ezbere söylenmiş itiraz çığlıkları, aslında bu ilmi ve fikri hamlenin ne kadar isabetli, ne kadar can alıcı ve ne kadar nokta atışı bir hizmet olduğunun en kesin tescilidir. Çünkü düşmanın hedef tahtasına oturtmadığı, karşısında çıldırırcasına bağırıp çağırmadığı bir çalışma, asla hakiki bir direniş ve hakikat hamlesi olamaz. Onlar bu sempozyumun İslam’ın izzetini kuşanmış entelektüel köklerini yeniden canlandıracağını, genç nesillerin zihnindeki o prangaları kıracağını çok iyi bildikleri için bu kadar kudurmuşça saldırmaktadırlar. Demek ki bu iş, tam da Sultan Abdülhamit’in taktiğiyle onların en hassas damarına basmış, küresel projelerinin kalbine saplanmış bir hançerdir. Bu vesileyle, o zihniyetin neye itiraz edip neye kudurduğuna bakarak bu sempozyumun ne denli zaruri, ne denli hayati ve ne kadar isabetli bir şahlanış olduğu bir kez daha anlaşılmıştır. Malum arkasından kırk iti havlatmayan kurtta bir eksiklik vardır.