Modern siyasi düşünce tarihinin en temel kavramlarından biri olan laiklik, doğuş aşamasından itibaren savunucuları tarafından ekseriyetle bireysel vicdanın, inanç özgürlüğünün ve toplumsal barışın en güvenli teminatı olarak lanse edilmiştir. Bu yaklaşımın kökleri, özellikle Batı aydınlanmasının ve Fransız Devrimi’nin ardından şekillenen sekülerleşme süreçlerine dayanır. Tarihsel belgelere ve dönemin kurucu metinlerine bakıldığında, laikliğin bir din düşmanlığı veya inançsızlık dayatması olarak değil, aksine devletin tüm dinler karşısında tarafsız kalarak her vatandaşın ibadet ve vicdan hürriyetini koruyan bir hakem rolü üstlendiği tezi üzerine inşa edildiği açıkça görülmektedir.
Bu retoriğin en somut tarihsel belgelerinden biri, Fransız Üçüncü Cumhuriyeti döneminde hazırlanan ve modern laikliğin anayasası kabul edilen 9 Aralık 1905 tarihli Kilise ile Devletin Ayrılması Hakkında Kanun'dur (Loi concernant la séparation des Églises et de l'État). Kanunun tasarı aşamasındaki meclis komisyonu raporlarında ve başraportör Aristide Briand’ın Meclis kürsüsünde yaptığı savunmalarda, devletin din işlerinden el çekmesinin inancın zedelenmesi anlamına gelmediği, aksine dini dogmaların siyasi baskılardan kurtarılarak saf bir vicdan meselesi haline getirilmesini amaçladığı vurgulanmıştır. Briand’ın metinlerinde yer alan "Devlet ne bir din tanır ne de bir dini dışlar; o, sadece tüm yurttaşların inançlarını huzur içinde yaşayabilecekleri tarafsız bir kamusal alan kurar" ifadesi, laikliğin bir özgürlük formülü olarak pazarlanmasının temel argümanını oluşturur. Elbette bu kanunun hazırlanmasında itici etkenin, halkı din ile ezen Katolik Kilisesinin varlığı olduğu unutulmamalıdır. Söz konusu tartışma fakiri ve güçsüzü ezen kilisenin idareden çektirilmesidir.
Benzer bir tarihsel dönüşüm, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu sürecinde de karşımıza çıkmaktadır. 1937 yılında anayasaya dâhil edilen laiklik ilkesi ve bu ilkenin yerleşmesini sağlayan devrim kanunları gerekçelendirilirken, resmi belgelerde ve dönemin devlet adamlarının nutuklarında dinin siyasetçiler ve çıkarlar tarafından istismar edilmesinin önüne geçileceği ifade edilmiştir. Örneğin, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki meclis tutanaklarında ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin program metinlerinde, laikliğin ‘vicdan hürriyetini mutlak bir teminat altına almak’ amacıyla hayata geçirildiği sıkça zikredilmiştir. Bu söyleme göre devlet, dinin inhisarından kurtarılarak tüm inanç sahiplerine eşit mesafede duracak, böylece dindar vatandaşlar hiçbir baskıya maruz kalmadan inançlarını yaşayabilecektir. Laiklik, bu yönüyle bir kısıtlama değil, tam aksine dinin ve inancın devlet vesayetinden azade kılınması şeklinde formüle edilmiştir. Elbette ki fakiri, güçsüzü ve diğer din mensuplarını koruyan İslam Dininin idareden çektirilmesinin mantığını anlamak mümkün değildir. Tarihin şahadetiyle zaten azınlık hakları ve özgürlük hiçbir baskı altında değildi.
Ancak tarihsel belgelerin satır araları ve uygulamaya konulan pratikler incelendiğinde, laikliğin teorik olarak vaat ettiği geniş özgürlük alanı ile pratikleştiği rejim biçimleri arasında derin bir gerilim olduğu da fark edilmektedir. Laikliği bir özgürlük alanı olarak sunan ideologlar, aynı zamanda dinin kamusal ve kurumsal alandaki görünürlüğünü sınırlandıran yasal mekanizmaları da yine bu belgeler eliyle tahkim etmişlerdir. Fransa’daki 1905 yasasının kiliselerin mülkiyetine ve örgütlenme biçimlerine getirdiği sıkı denetimler veya Türkiye’deki merkezi din idaresi yapılanmalarının kurulması, dinin özgürleştirilmesinden ziyade devletin kontrolü altına alınarak evcilleştirilmesi sürecini tetiklemiştir. Dolayısıyla tarihsel süreçte laiklik, bir yandan bireye sınırsız bir inanç alanı vaat ederken, diğer yandan bu inancın toplumsal ve siyasal tezahürlerini şekillendirme ve sınırlandırma yetkisini tekelinde tutan bir iktidar aracı olarak işlev görmüştür. Bu ikili yapı, laikliğin kurucu aktörler tarafından neden ısrarla bir ‘din ve vicdan özgürlüğü’ olarak sunulduğunu, fakat uygulamada sıklıkla neden tam tersi bir toplumsal dirençle karşılaştığını açıklayan en temel tarihsel vakadır.
Laikliğin teorik düzeyde bireysel vicdan özgürlüğü ve toplumsal barış vaadiyle formüle edilmesine karşın, tarihsel süreçte devlet elitleri ve seküler ideologlar tarafından dini hayatı çevreleyen, denetim altına alan ve hatta kamusal alan herkese açık olması gerekirken, kamusal alandan tasfiye etmeyi amaçlayan bir baskı aracı olarak kullanıldığına işaret eden pek çok resmi belge ve yasal düzenleme mevcuttur. Özellikle modernleşme ve ulus-inşası süreçlerinde devlet gücünü tekelinde tutan seküler aktörler, dini gelenekleri ve kamusal tezahürlerini toplumsal ilerlemenin önünde birer engel olarak kodlamış ve bu varsayımı somut idari kararlarla tahkim etmişlerdir. Bu durumun en belirgin tarihsel örneklerinden biri, tek parti dönemindeki yasal metinlerde ve parti-devlet bütünleşmesini yansıtan genelgelerde açıkça görülebilir; bu belgelerde din, bireysel bir vicdan meselesi olmaktan çıkarılarak devletin ideolojik hedefleri doğrultusunda yeniden biçimlendirilmesi gereken potansiyel bir risk alanı olarak ele alınmıştır.
Bu yönelimin en somut yasal dayanakları arasında, dini kurumların tasfiyesini ve geleneksel yaşam biçimlerinin yasaklanmasını öngören devrim kanunları yer almaktadır. Örneğin, 1925 tarihli Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Sureti Memnuiyesine Dair Kanun ile bu kanunun uygulanmasına yönelik Bakanlar Kurulu kararları ve içtihatlar, sadece dini teşkilatların mülksüzleştirilmesini değil, aynı zamanda yüzyıllardır halkın içinde var olan dini eğitim, dergâh ve cemaat yapılanmalarının hukuki zeminini tamamen ortadan kaldırmıştır. Resmi arşiv belgeleri ve valiliklere gönderilen gizli veya tasnif edilmiş idari genelgeler, geleneksel kıyafetlerin yasaklanmasından ibadethanelerin denetimine, dini yayınların sıkı bir sansür mekanizmasından geçirilmesine kadar pek çok müdahalenin devlet eliyle nasıl sistemli bir baskı rejimine dönüştürüldüğünü gözler önüne sermektedir. Din adamlarının kıyafetlerinden toplumsal alandaki dini yaşantılara kadar uzanan bu yasaklar dizisi, laikliğin tarafsızlık ilkesinden uzaklaşarak belirli bir yaşam tarzını topluma dayatan otoriter bir sosyal mühendislik aracına evirildiğini ispatlamaktadır.
Benzer bir müdahale ve baskı mekanizması, kıta Avrupası'ndaki radikal sekülerleşme uygulamalarında da tarihe geçmiştir. Özellikle Fransız Devrimi sonrasında ve Üçüncü Cumhuriyet döneminde kilisenin kamusal alandaki varlığını daraltmak, dini okulları kapatmak ve din adamlarını devlet kontrolüne mecbur bırakmak amacıyla çıkarılan özel kanunlar, sekülerizmin devlet otoritesiyle birleştiğinde inananlar üzerinde nasıl bir tahakküm kurabileceğinin klasik kanıtlarını oluşturur. Dönemin meclis tutanaklarında ve içişleri bakanlığı yazışmalarında, dini otoritelerin kamusal alandan dışlanmasının aydınlanma adına bir zorunluluk olduğu vurgulanırken, bu politikaya direnen dindar kesimlerin yasal takibatlara uğratıldığı, mallarına el konulduğu ve toplumsal haklardan mahrum bırakıldığı belgelenmiştir. Tarihsel arşivler, laikliğin koruyucu bir şemsiye olmaktan çıkıp, devlet gücünü elinde bulunduran seküler elitlerin inanç dünyasını dönüştürme ve muhalif gelenekleri bastırma aracı olarak işlev gördüğü pek çok örnekle doludur.
Devlet eliyle ve ideolojik bir dayatma olarak uygulanan militan laiklik ve din karşıtı politikaların, tarihsel süreçte Türk dünyasının, özellikle de Azerbaycan’ın kültürel ve ruhsal bütünlüğünü nasıl parçaladığını gösteren en çarpıcı belgeler Sovyet arşivlerinde ve dönemin idari kararnamelerinde yer almaktadır. Sovyetler Birliği'nin erken döneminden itibaren Azerbaycan Türklerinin hem dini inançlarını hem de ortak İslam ve Türk medeniyet hafızasını hedef alan bu politikalar, halkı kendi köklerinden koparmak ve yapay bir kimlik inşa etmek amacıyla sistemli bir sosyal mühendislik olarak hayata geçirilmiştir. Komünist Parti’nin ve Sovyetler Birliği Merkezi Yürütme Komitesi’nin arşiv belgelerinde, dinin ve geleneksel değerlerin emperyalist kalıntı ve gericilik olarak nitelendirildiği, bu bağlamda Azerbaycan’daki binlerce caminin kapatılması, medreselerin lağvedilmesi ve din adamlarının halk düşmanı ilan edilerek sürgün edilmesi veya idam edilmesinin resmi emirlerle yürütüldüğü açıkça belgelenmiştir. Bu süreçte sadece ibadethaneler yıkılmamış; aynı zamanda Arap alfabesinin yasaklanması ve Latin alfabesinden Kiril alfabesine geçiş süreçleriyle birlikte, nesillerin kendi tarihi kaynaklarına, el yazmalarına ve dini kaynaklarına erişimi tamamen engellenerek Türkiye'deki ve diğer coğrafyalardaki soydaşlarıyla olan manevi ve kültürel bağları bilinçli bir şekilde koparılmıştır.
Tarihsel verilerin ve arşivlerin ortaya koyduğu bu derin kırılma, laikliğin ve sekülerleştirme projelerinin belirli coğrafyalarda nasıl bir bölünme ve yabancılaşma aracı olarak işlev gördüğünü gözler önüne sermektedir. Bugün de benzer bir şekilde, laikliğin dogmatik, dışlayıcı ve baskıcı bir ideolojik kılıfa büründürüldüğü durumlarda, toplumsal barışı ve ulusal bütünlüğü koruyan tarafsız bir zemin olmaktan çıkıp tam aksine derin birer fay hattı yarattığı görülmektedir. Devlet gücünü arkasına alan seküler elitlerin, halkın inanç dünyasını, geleneksel yaşam tarzını ve kamusal alandaki meşru taleplerini ötekileştiren ve baskılayan yaklaşımları, toplumu yapay kamplara bölmekte ve vatandaşlar arasında onarılması güç aidiyet krizlerine yol açmaktadır. Dinin ve inanç özgürlüğünün kamusal alandan tasfiye edilmeye çalışıldığı her dönem, tıpkı geçmişte Sovyet rejiminin Türk dünyasında Türkistan coğrafyasını Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan vs. gibi uydurduğu yapay ayrışmalarda olduğu gibi, bugün de toplumsal dokuyu zedeleyen ve milletin kendi değerleriyle bağını zayıflatan en büyük bölünme unsurlarından biri olarak işlemeye devam etmektedir.
Azerbaycan’da hiçbir gereği yok iken, tüm büyük problemler çözülmüş, Karabağ işgalden kurtarılmış iken, Karabağ’ı işgalden kurtaran ruhun aksine onlara baskı kararının alınması ve bu baskının laikliğin zorunlu şartına dayandırılması Türk’ün laiklikle ve onun görüldüğü gibi oluşturduğu fiili bölücülükle imtihanının devam ettiğinin göstermektedir.