Kozinoğlu davasının yeniden açılmasıyla Kurtlar Vadisi yeniden gündem oldu.
Aslında “Kurtlar Vadisi”, derin devlet iddialarına meşruiyet kazandıran bir dizi idi.
O zamanlar toplumun hafızasına “devlet aklı” diye efsunlu bir kavram olarak çakıldı. “Ak sakallılar” görünmüyorlardı ama perde gerisinde devleti korumak için gereken her şeyi yapıyorlardı. Birileri bir “devlet aklı”ndan söz ediyor ya; bu, görünmeyen “derin devlet”in “derin aklı” idi.
Hani “The Economist”in yeni yıl kapakları gibi…
“Kurtlar Vadisi”nde de, mesela, Kozinoğlu’nun ölümünden hemen önce dizide öldürülüyordu.
Dizide Graham Fuller, “Aron Feller” karakteri olarak gösteriliyordu.
Başrolde Necati Şaşmaz (Polat Alemdar) vardı.
Konsept danışmanları Ömer Lütfi Mete ve Soner Yalçın’dı.
Yönetmenler Osman Sınav (ilk dönem/ilk 55 bölüm), Mustafa Şevki Doğan ve Serdar Akar’dı. İlk üç sezon Show TV’de, son sezonu ise Kanal D’de yayınlanmıştı. Yapımda Sinegraf ve Pana Film’in imzası vardı.
Kurtlar Vadisi’ni ilk kim, niçin düşündü?
Ve sonunda neden dizi bitirildi?
Aslında o da bir operasyondu; din de vardı içinde, tarih de, milliyetçilik duyguları da… Dizi ekonomik açıdan başarılı olmasının yanında, birileri için beklenenden fazlasını verdi.
Mahir Kaynak, topluma istihbaratçı mantığının ve aklının nasıl çalıştığını öğretti.
“Kurtlar Vadisi”, görünen devletin yanında görünmeyen bir devletin var olduğunu ve onların dünyasını anlatıyordu. Daha doğrusu topluma böyle bir bakış açısı ve anlayış enjekte edildi. Bu yolla devlete güven perçinlenirken, devletin bazı işlerinin toplumun anlayamayacağı, perde arkasında anlaşılması zor işler döndüğü ve bunların açıklanmaması gerektiği anlatılıyordu. Devlet, toplumun gözünde görünenden daha sofistike bir yapı olarak gösteriliyordu.
Kozinoğlu’nun ölümü ile ilgili olarak “Kurtlar Vadisi” yeniden gündeme geldi. Orada daha birçok olayın ipuçları gizli. Ama bu derin yapı, aslında gerçeği ortaya çıkartmak için değil, çıkartmamak için var. Bütün mesele, “onların gösterdiği gerçeğin asıl gerçek olduğu”nun topluma kabul ettirilmesiyle ilgili idi. Aslında bu bir “algı manipülasyonu” idi… Ve bu oyun bugün dahi uygulanmaya devam ediyor.
Kozinoğlu’nu FETÖ’cüler öldürmüş olabilir mi?
Çünkü Türk dünyasındaki FETÖ’nün bağlantılarını bu adam MİT’e rapor etmiş.
Onun için öldürülmüş olabilir mi?
Yok canım, bu Afganistan’daki El Kaide’yi Ankara’ya rapor etmiş; El Kaide öldürmüştür!?..
Ya da Suriye’deki SDG, PYD, PKK yapılanması hakkında bir rapor hazırlamış; onun için öldürülmüş olabilir!?..
Aydınlık, 2.6.1997’de Çiller Özel Örgütü’nden söz ediyor. Çiller Özel Örgütü’nün yurtdışı provokasyonlarını yöneten birinden söz ediyor. General Raşid Dostum’dan söz ediyor. Aydınlık, o sayısında “Fethullahçılar ordudan temizlendi, şeriatçıları bürokrasiden de atın” diye kapaktan spot yayınlıyor. O yıllarda aslında ABD, İngiltere, NATO, AB ve İsrail’le pek de ayrımız gayrımız yok.
Zamanında İsrail Hava Kuvvetleri’ndeki pilotların çoğu eğitimlerini Konya’da yaptılar.
Bütün bunları unuttuk gitti. İsrail Hava Kuvvetleri, Konya’da bulunan 3. Ana Jet Üs Komutanlığı bünyesindeki eğitimlere ve ortak tatbikatlara 2001 ile 2008 yılları arasında aktif olarak katılmıştı. 2010 yılındaki Mavi Marmara kriziyle birlikte, toplumda giderek büyüyen tepkiler sebebiyle askerî ilişkiler kesilince İsrail jetlerinin Konya’daki eğitim faaliyetleri son bulmuştu.
Türkiye ile İsrail arasında Konya’daki tatbikatlara da zemin hazırlayan Askerî Eğitim İşbirliği Anlaşması, 23 Şubat 1996’da Türkiye adına dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir ile İsrail Genelkurmay İkinci Başkanı Matan Vilnai tarafından Tel Aviv’de imzalandı.
Türkiye ile İsrail arasındaki ilk gizli askerî / MİT üzerinden istihbari yakınlaşma, “Çevre Paktı”, 1958’de Başbakan Adnan Menderes ile İsrail Başbakanı David Ben-Gurion arasında yapılan gizli anlaşma ile hayata geçirildi. Siyasi kanatta ise o dönem, başbakanlığını Tansu Çiller’in yaptığı 52. DYP-CHP koalisyon hükümeti vardı. Anlaşmanın yürürlüğe girmesi, “Savunma Sanayi İş Birliği Anlaşması”, Ağustos 1996’da, bir sonraki hükümet olan ve Erbakan’ın başbakan olduğu Refahyol hükümeti döneminde Çiller ve Çevik Bir’in iş birliği ile gerçekleştirildi. Bu arada Menderes-Ben-Gurion arasındaki anlaşma hâlâ geçerli. Zaten onun üstüne biz bir de BOP bindirdik.
“Kurtlar Vadisi”nde ilginç bir şey vardı: “Her şey vatan için”, “her şey devlet için”di.
Çiller, 26 Kasım 1993 tarihinde, Doğru Yol Partisi İstanbul İl Kongresi’nde yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullanmıştı: “Bizim için eller, kollar, diller, kafalar koparılmalıdır. Bizim için vatan mülküne el uzatanların elleri kırılmalıdır. Bu ülke için, bu devlet için kurşun atan da yiyen de her zaman saygıyla anılır, şereflidir. Onlar büyük insanlardır.”
PKK’yı kim, niçin kurdu; Apo kimdi, hiç kimse bize bunu söylemedi.
Apo yakalandığında, o da uçakta getirilirken “devlete hizmet”ten söz ediyordu.
Tansu Çiller döneminde neredeyse hiçbir yolsuzluk iddiasının üzerine gidilmedi. Yolun sonunda kendileri için de birçok iddia geldi gündeme ve tabii onların da üstü örtüldü. Yani anlayacağınız, sadece kurşun yiyen değil, para yediren de yiyen de bu pazarda itibar sahibi oluyor.
Çiller dönemi, 1990’lı yılların ilk yarısı, Terörle Mücadele Dönemi’ydi. O yıllar Türkiye’de PKK terörünün en yoğun olduğu ve faili meçhul cinayetlerin sıkça yaşandığı bir dönemdi. Tansu Çiller’in bu sözleri, 1996 yılında meydana gelen Susurluk Kazası’ndan sonra yeniden gündeme geldi.
Kazada sosyalist bir polis müdürü Hüseyin Kocadağ ki, Fehriye Erdal’ı Sabancı Tower’a o yerleştirdi denir; bir milletvekili, Sedat Bucak, Çiller’in partisinden, Zaza; ve kırmızı bültenle aranan milliyetçi bir kişilik olan Abdullah Çatlı, manken kız Gonca Us da vardı. Hepsi vatan için, devlet için bir arada idi ve aynı idealler uğruna hareket eden bir başka grup, Susurluk kazası ile bu ekibi ortadan kaldırdı.
Kimine göre bu olay “devlet-mafya-siyaset” ilişkilerini açığa çıkardı.
Hayır, onların hepsi devlet için çalışıyordu, birilerine göre. Çiller’in yukarıdaki sözü, yasa dışı faaliyetlerde bulunan bazı isimlerin de “vatan için” canlarını feda ettikleri anlamına geliyordu.
Bakın, devletin varlık ve meşruiyeti toplumun mal, can, namus, akıl-inanç ve nesil emniyetini korumaktır. Milletin devlete sadakati ve yükümlülüğü yasa ile bellidir. Aslolan devletin görevidir; o da yasama, yürütme ve yargı yolu ile yurttaşların hak ve hukuklarının korunmasıdır.
Onun için yasama yetkisine “Millet Meclisi” dedik; onun için yargı “millet adına” karar verir. Onun için devlet başkanının görevi, Cumhur’un bu hizmetlerini yürütme görevidir. Biz devlet için değil, devlet bizim içindir. Benim gömleğimin rengi, anayasanın temel ilkeleri ile çelişiyorsa, değişmesi gereken benim gömleğim değil, anayasanın temel ilkeleridir. Çünkü ben anayasa için değil, anayasa benim içindir.
Bakınız, bugünkü Anayasa ve TBMM’de millî iradenin güç yetiremeyeceği, değiştirilemez maddelerden söz ediyoruz. Bu düzenleme, devletin varlık ve meşruiyet temellerine aykırıdır aslında. Millî iradeye ipotek konulamaz.
Gelelim bugüne… Özellikle son 16 yılda sorgulanması gereken o kadar çok şey yaşandı ki, onu geçelim. Yapılan işlerin kaça yapıldığı, işin güzergâhı, kime ihale edildiği konusunda o kadar çok şaibe var ki…
Gelelim bugüne: “Kurtlar Vadisi Forex” ya da “Fon” diye bir dizi çekilecek olsa nasıl bir senaryo yazılırdı?
İşin içinde Rothschild’ler var, işin içinde İsrail var…
İşin içinde herkes var: Eski bakanlardan MASAK'a, SPK, Merkez Bankası, tabii Borsa, BDDK… Say say bitmez.
Ve bu işler olurken kimsenin haberi olmamış (!?), kimsenin sesi çıkmıyor, sesi çıkan susturuluyor.
Şu ana kadar hiçbir siyasi ve kamu görevlisi istifa etmedi; AK Parti Genel Başkan Yardımcısı, eski bakan Betül Sayan hariç. Bakalım o tanıklık yapacak mı; o şekilde haksız kazanç / edinim sahiplerinin haksız kazancına el konulacak mı?
Bakın, bu kirli oyunda sadece fonu kuran ve yönetenler değil, o 500.000 kişi de suça iştirak, suçluya yardımdan yargılanmalı. Onların bu kirli oyunda yatırdıkları ve kazandıkları paralara da el konulmalı. 500.000 sanıklı bir dava, Guinness Rekorlar Kitabı’na aday bir dava olur.
Sadece fona para yatıranlar değil, onların ilişki içinde olduklarının da hem tanıklığına başvurulmalı hem de sanık olarak ifadelerine başvurulmalı. Belki ilk kez girip birkaç gün sonra fondan çekilenler, küçük tasarruf sahipleri ve oyuncular bu işten muaf tutulabilir.
Belki de foncuları 5’e ayırmak gerek:
1- Organizatörler ve onlarla birlikte hareket edenler,
2- Büyük oyuncular,
3- Onlarla birlikte hareket edenler,
4- Siyasi ve bürokratlar, medya mensupları ve STK temsilcileri,
5- Küçük, dar zaman aralığında oynayanlar…
5. grup listeden çıkartılabilir. Geriye kalanların isimlerinin de açıklanması gerek.
Bakalım TBMM bu konuda bir araştırma yapacak mı, yoksa bu teklif AK Parti ve MHP oyları ile ret mi edilecek? AK Parti grubu, MHP grubu, muhalefet partileri ne yapacak? Sahi, ne Türkiye’de ne de KKTC’de neden kimse Chabat’ın faaliyetlerini izlemiyor? Bakın, bir gün o da patlayacak!
“Efradına cami, ağyarına mani.” Yerli ve Millî Epstein çetesi üzerine giden var mı?
Bakın, şarap şişede durduğu gibi, haram parada cüzdanda durmaz. Kâmil bir soruşturma sonucu bu işin ucu medya, sanat, mafya, sermaye, siyaset, bürokrasi, akademi, “The cemaat”, STK, uyuşturucu mafyası, fuhuş mafyası, Epstein çetesi, kumar… Her yere uzanır.
Bugün yeni bir “Kurtlar Vadisi” dizisine gerek yok. Haberleri dinleyin; bir diziden daha fazlasını duyar ve görürsünüz.
Bu arada merak ediyorum: Biz burada köfte-gazoz-kola-deterjan boykotu yaparken, fon hesabından Rothschild’lere, FOREX dolandırıcılığı üzerinden İsrail’e kaçırılan paraları geri alabilecek miyiz acaba? Sahi, o kadar büyük parayı kripto paraya kim çevirdi?
Bugünlük de bu kadar.
Selam ve dua ile.