Değerli Kardeşlerim,

Geçtiğimiz günlerde “Almanya Nereye Gidiyor?” başlığıyla bir yazı kaleme almıştım.

Almanya’da yükselen aşırı sağı, yabancı düşmanlığını ve bundan yaklaşık 65 yıl önce işçi olarak çağrılan insanımızın bugün artık o ülkenin ayrılmaz bir parçası olduğunu anlatmaya çalışmıştım.

Pazar günü Berlin’de yapılan seçimler, meselenin başka bir yönünü yeniden gündeme getirdi:

Almanya’daki, hatta Avrupa’daki Türkler artık sadece sandığa giden seçmen değil, siyasetin içinde söz sahibi olan insanlar da olmalı.

Berlin seçimlerini Sol Parti kazandı. Parti, 2023’te yüzde 12,2 olan oyunu yüzde 25,7’ye çıkardı. Seçime partinin önde gelen adayı olarak giren isimlerden biri ise Türk kökenli hukukçu Elif Eralp idi.

Eralp’in hayat hikâyesi dikkat çekici.

1981’de Münih’te dünyaya geldi. 12 Eylül 1980 darbesinin ardından Türkiye’den ayrılmak zorunda kalarak Almanya’ya sığınan bir ailenin kızıydı. Hukuk eğitimi aldı; uzun yıllar hukuk politikası alanında çalıştı, ırkçılık ve ayrımcılığa karşı faaliyetlerde bulundu. 2021’den bu yana Berlin Eyalet Parlamentosu’nda milletvekili.

Burada Elif Eralp’in siyasi görüşlerini tartışmıyorum. Sol Parti’nin politikalarıyla aynı düşünmek de gerekmiyor.

Benim dikkat çekmek istediğim nokta çok daha temel: Siyasette söz sahibi olmak istiyorsanız, siyasetin içinde olmak zorundasınız.

Üstelik aynı seçimde, aşırı sağ AfD’nin (Almanya için Alternatif) oylarının yüzde 9,1’den yüzde 16,3’e yükselmesi de üzerinde düşünülmesi gereken bir başka gerçek.

Yabancı düşmanlığının ve İslam karşıtlığının zaman zaman siyasi tartışmaların merkezine taşındığı bir Avrupa’da Türk toplumu gelişmeleri kenardan seyredemez.

Bunun yolu yeni bir “Türk partisi” kurup kendi içine kapanmak da değildir.

Avrupa’daki Türkler, kendi dünya görüşlerine ve menfaatlerine uygun gördükleri demokratik siyasi partilerde aktif olarak yer almalıdır.

CDU’da ise CDU’da, SPD’de ise SPD’de, Yeşillerde ise Yeşillerde, Sol Parti’de ise Sol Parti’de…

Tercihi orada yaşayan insanımız yapacaktır.

Mesele sadece oy vermek değil; üye olmak, teşkilatlarda görev almak, belediye meclislerine girmek, milletvekili çıkarmak ve karar mekanizmalarında bulunmaktır.

Çünkü demokraside çok basit bir gerçek vardır:

Siz masada yoksanız, sizinle ilgili kararlar yine alınır; fakat sizin sözünüz o masada yeterince duyulmaz.

Hayatının bir bölümünü Almanya’da geçirmiş birisi olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Bizim insanımız çalışkandır, teşkilatçıdır, fedakârdır. Şimdi bu birikimi demokratik siyasette daha güçlü bir temsile dönüştürmek gerekiyor.

Burada sivil toplum kuruluşlarımıza da önemli görevler düşüyor.

DİTİB, Millî Görüş, ATİB, Türk Federasyon, UID başta olmak üzere; ana vatan Türkiye ile bağlarını koruyan, Türk ve Müslüman toplumunun millî ve manevi değerlerini yaşatma gayreti içindeki bütün sivil toplum kuruluşlarımız ortak meselelerde daha disiplinli, güçlü ve koordineli hareket edebilmeli.

Herkes aynı düşünmek, aynı partiye oy vermek zorunda değil.

Ama ırkçılık, yabancı düşmanlığı, İslam karşıtlığı, eğitim, aile ve gençlerimizin geleceği söz konusu olduğunda ortak bir duruş ortaya konulabilmeli.

Bir tarafta güçlü ve disiplinli sivil toplum, diğer tarafta demokratik siyasetin içinde yetişmiş güçlü insanlar…

Avrupa’daki Türk toplumunun ikisine de ihtiyacı var.

Çünkü Almanya’daki insanımız artık 1960’ların tahta bavuluyla tren garına inen misafir işçisi değil.

Üçüncü, dördüncü nesil yetişti. Orada doğuyor, okuyor, çalışıyor, vergi veriyor ve çocuklarını orada büyütüyor.

Almanya onların ikinci vatanıysa, o ülkenin geleceğinde demokratik yollarla söz sahibi olmaları da en tabii haklarıdır.

Elif Eralp örneğinin yeniden hatırlattığı gerçek budur:

Hangi siyasi görüşten olursanız olun, temsil edilmek istiyorsanız meydanda olacaksınız. Siyasetin dışında durup siyasetin sizi görmesini beklemeyeceksiniz.

Geçen yazımda sormuştum:

“Almanya nereye gidiyor?”

Şimdi soruyu Avrupa’daki insanımıza soralım:

Yaşadığımız ülkelerin nereye gittiğini uzaktan mı seyredeceğiz, yoksa geleceğin Avrupa’sında söz sahibi mi olacağız?

Selam ve dualarımla