Ürdün’deki görev süremin bitmesine yakın, bugünden bakınca da pek tutarlı görünmeyen gerekçelerle hep ertelediğim Kudüs ziyaretini nihayet gerçekleştirebilecektim. Oysa Amman’dan Kudüs’e günübirlik bile gidilip gelinebilirdi. Galiba İslâm’ın ilk kıblesi Mescid-i Aksâ’yı, gökte yapılıp yere indirilen beldeyi ve dahası Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehrini Siyonist zilletin kahır pençesinde görmekten kaçınıp durdum.

İlk defa İsrail askerleri ile muhatap olmak, yönlendirmeleriyle oraya buraya koşturmak, maksatlı sorularına suhuletle cevap vermek zorunda olmak neyse de ilk defa İsrail bayrağının gölgesinde durmak birçok kişi gibi benim de yüreğimde inceden inceye bir ağrı gibi sızladı. Mübarek beldeyi görmek isteyen çaresiz, insanı ifrite döndüren bu zillete katlanmalıydı.

Kontrol cihazından çıkınca üst baş araması için iki kolumu açmamı istediler. Aile pasaportlarımız elimde olduğu hâlde kollarımı iki yana açtım. Görevli kişinin avucumda kavradığım pasaportların Türk pasaportları olduğunu fark eder etmez, pasaportları elimden kapmasıyla arka taraftaki başka bir görevliye götürmesi bir oldu. İkisi beraber bir odaya girdikten sonra bizleri biraz araştırmış olmalılar. Yaklaşık yarım saat sonra bir şey söylemeden pasaportlarımızı iade ettiklerine göre kendileri açısından bir sorun tespit etmemiş olmalılardı. Sonrası pasaport kontrolü. Burada özellikle “Nereye geldiniz?” şeklinde kışkırtıcı sorular sorduklarını daha önce gidip gelenlerden işitiyordum. Sizden duymak istedikleri “Jarusalem’e geldim” cevabını değil de “Kudüs’e geldim” karşılığını verirseniz zinhar içeri almıyorlardı. Anlayacağınız, Siyonist zilletin keşif kolları sizi henüz sınır kapısında karşılıyor, sarıp sarmalıyordu. …

***

Ayarladığımız bir araçla Kudüs’ün merkezine doğru yola çıktık. Daha şehre varmadan şehrin çeperlerinde yükselen Yahudi yerleşimlerinin yanından geçtik. Kudüs’e bu şekilde durmadan Yahudi yığan İsrail’in, nüfus dengesini kendi lehine çevirmeye çalıştığını biliyorduk zaten; fakat kutsal beldenin kalbine saplanan bu Siyonist hançerlerine aynelyakin şahitlik etmek farklı bir histi. Toprağının koynunda sayısız peygamber beşiğinin sallandığı ve semasında nihayetsiz meleğin kol gezdiği bu beldenin böyle necasete bulanmasına şahitlik etmek ne acı vericiydi! Her şeye rağmen serâzâd bir aşkla çıktığımız bu yolculukta gördüğümüz ve göreceğimiz hiçbir şeye aşırı tepki vermeyecek, başımızı belaya sokmayacaktık. Bu konuda birbirimizi sıkıca tembihlemiştik.

Kalacağımız otele geldiğimizde bizi orada dostumuz Ensar Fırat bekliyordu. Türk Kültür Merkezi müdürü olan Ensar Bey, Kudüs hakkındaki derin bilgisiyle bize hem mihmandârlık hem de rehberlik edecekti. Vaktin epeyce daraldığını, süratlice hazırlanırsak Cuma namazına yetişebileceğimizi ihtar etti. Eşyalarımızı ivedilikle bırakıp otele yürüme mesafesinde bulunan mübarek Mescid’e doğru yola çıktık.

Birkaç sokak ve bir ana caddeyi hızla geçtikten sonra eski Kudüs’ü çevreleyen muhkem ve epeyce yüksek surlara yaklaştık. Her köşe başına kuşkuyla sinmiş ve gelen geçeni tehditkâr bakışlarıyla süzen grup grup İsrail askerlerine her yerde rast gelmek mümkündü. Bu şehre ait olmadığımız her hâlimizden belliydi. Bundan ötürü içlerinden biriyle göz göze gelmemeye özen göstermek bir yana, mümkün olduğunca onlardan uzaktan geçmeye ihtimam gösterdik. Dikkatini çektiğiniz bir asker veya polisin alabildiğince kaba tavırlarla sizi pasaport kontrolü gerekçesiyle yanına çağırıp bir sürü gereksiz soruyla tadınızı kaçırması işten bile değildi zira. Neyse ki herhangi birinin göz radarına takılmadan kapılardan birine ulaşmayı başardık.

***

Ensar Bey, hepimizi etrafına toplayarak geçiş için gerekli taktikleri üst üste sıraladı: “Arkadaşlar, şimdi çok dikkatli olmalıyız. Hep birlikte girmeye çalışırsak dikkatlerini çekeriz. Bunun için ikişerli üçerli gruplar hâlinde geçeceğiz. Unutmayın! Türkleri hemen fark edip kovuyorlar. Hiçbir şey yokmuş gibi ve onlardan taraf bakmadan sakince geçelim. Buradan geçemeyen, askerlerle tartışmaya girmeden az aşağıdaki diğer kapıyı denesin. O da olmazsa diğerini. Geçene kadar denemeye devam … Hadi Allah kabul etsin, içeride buluşalım.”

Kamufle olmak için sol omuzuna serdiği seccadesiyle Ensar Bey, ilk geçen kişi oldu. Ardından, mutlaka engellenir diye beklediğim Eğitim Müşavirimiz Burhan Hoca eşiyle birlikte elini kolunu sallayarak geçti. Tipik bir Rizeli olması hasebiyle açık tenli, sarışın ve bulunduğumuz coğrafyanın genel tipolojisi dikkate alındığında görünüşünün anında dikkat çekmesini beklediğim Burhan Hoca’nın bu kadar rahat geçmesine şaşırsam da sonradan El-Halil’den bazı insanların da benzer bir görünüme sahip oldukları için dikkat çekmediğini öğrenecektim. Operasyona çıkmış gibiydik. Hepimiz çok dikkatli, ürkek ve çevremizdeki her harekete aşırı duyarlıydık. Üniversite çağındaki oğlum, gençliğin verdiği coşkuyla olmalı, Burhan Hoca’nın peşine takılıp sorunsuz geçti.

Şimdi sıra bizdeydi. Ben, eşim ve iki kızım. Hemen hızlı bir durum değerlendirmesi yaparak dört kişi birlikte geçmenin dikkat çekeceği konusunda anlaştık. İki gruba bölünmeliydik; büyük kızım benimle, küçüğü de annesiyle geçecekti. Bir anne ve bir babaydık. Bundan mütevellid Nuri Pakdil üstadın durumumuza pek de uyan dizeleri belirdi zihnimde: “Gel, anne ol. Çünkü anne, bir çocuktan bir Kudüs yapar. Adam baba olunca, içinde bir Kudüs canlanır …”

Kızımın elini sıkı sıkıya kavrayarak zaten hınca hınç olan kalabalığın arasına daldım. İsrail askerleri büyük kemerli kapının soluna konuşlanmış, gelen geçeni dar bir geçide sürülen sığırlarmışçasına gözetliyor, şüpheli bulduklarını yanlarına çağırıyorlardı. Sokağın başındaki köşeden sıyrılıp kapıya doğru ilerlemeye başladığımız esnâda askerler yanlarına iki kişiyi çağırıp onlarla konuşmaya daldılar. Fırsat bu fırsattı. Dikkatleri başka tarafa yönelmişken rahat geçebilecektik. Mirac’a açılan geniş kapının tam ortasına ulaştığımız ve eşikten geçmeye dair iyice umutlandığımız sırada askerlerden birinin sert sesiyle irkilip yerimize mıhlandık. Soluma bakınca askerin sert sesi kulağımda ikinci defa çınladı. “come here, come here!!!” İsteksiz adımlarla yanına gittim. Benden istediği pasaportları arka cebime elimi atarak ona uzattım. Türk pasaportları olduğunu görünce almaya bile tenezzül etmeden geldiğim yönü gösterdi ve daha fazla bir hışımla, “dont entry, go out” diye bağırdı. Bunu söylerken yüzü o kadar karanlık, sesi o kadar keskin ve netti ki giriş için ısrar etmeye yeltenemedim bile. Meleği kovan, sofrasında şeytanı doyuran kavmin çocuğuna laf anlatmak boşunaydı. Çaresiz, arkamı döndüğümde eşim ve diğer kızımın da ben fark etmeden bize katılmış ve malum kovulmaya bizimle birlikte muhatap olmuşlardı.

Cuma vakti iyiden iyiye yaklaşmıştı. Daha hızlı davranmalıydık. Buradan geçemedik, diğer kapıyı deneyecektik. Koşar adımlarla diğer kapıya dayandık. Olanların yaklaşık aynısı bu ikinci kapıda da cereyan etti. Şimdi koşar adım diğer kapıya… Eşimin çaresiz ve öfkeli haykırışı arkadan kulağıma çalınıyor, “Allah belanızı versin, kendi ibadethanemize giremiyoruz.” Belli belirsiz bir sesle, “Hadi hadi, söylenmenin zamanı değil, vakit girdi girecek!” Nihayet diğer kapının yakınlarına geldik. Burası da farksız. İnsanlar vaktin epeyce daralmasıyla kapıdan içeriye yürümüyor, adeta akıyordu.

Girişin açıklığında zeytin ağaçlarının gölgesine görülmeyecek şekilde sokularak kapıyı gözetledik. Hanım, belli ki inisiyatifi ele almaya karar vermişti: “Sen çok dikkat çekiyorsun, seni görür görmez çekip alıyorlar, biz de giremiyoruz. Ben kızlarla geçeceğim, sen ayrı gel.” dedi. Birdenbire dışlanmış hissetsem de biraz durup düşündükten sonra bu sözlerden ötürü gizli bir gurur bile duymaya başlamıştım. Öyle ya, kötülüğün çocuklarının Gazze’deki soykırımını anlatan pek çok yazı yazmış, düzinelerce konferans vermiştim o güne kadar. Beni tabii ki fişleyeceklerdi. Oysa mesele tam olarak böyle değildi. Girmeye çalıştığımız ilk kapıda askerlerin alindeki tablet veya kameralarda yüz kaydımız alınmış, diğer kapılara da eşkalimiz otomatik olarak gönderilmişti. Yani bir çeşit yüz tanıma sistemine takılıyorduk aslında.

Eşimin stratejisi işe yaramıştı. Kendinin ve kızların baş örtülerini iyice öne çekerek yüzlerinin iyi seçilmemesini sağlamıştı. Bu yüzden midir yoksa askerlerin gafletinden midir bilinmez, rahatça geçebildiler. Ben onları, sol dirseğimi yaşlı ve kalın gövdesine dayadığım zeytin ağacının arkasından izlemiştim. Sıra şimdi bendeydi. Gruptan geriye bir tek ben kalmıştım. Ben de pekâlâ geçebilirdim artık. Elimi kolumu sallaya sallaya yürümeye başladım. Fakat o da ne! Herif sanki beni bekliyormuş gibi kalabalığın içinden beni çekip aldı ve uzaklaşmamı söyledi. Teşebbüs öncesi mevzilendiğim zeytin ağacının arkasına geri döndüm.

Zeytinliğin orada eğri büğrü küçük saflar hâlinde namaz vakti için bekleşen küçük bir grup yaşlı insan vardı. Dizleri veya ayakları iyi işler durumda olmadığı için oradaydılar. İçlerinden biri en başından beri içeri girmek için ailece gösterdiğimiz çabaya şahit olmuştu. Beni yanına çağırarak, “Gel burda namazını kıl.” dedi. Gösterdiği taş zemine bir seccade olmaksızın diz kırıp oturduğum sırada birden çarşı tarafından kalabalık bir grubun elleri üzerinde bir cenazeyle Mescid-i Aksa tarafına hızla yürüdüklerini fark ettim. En umutsuz anda fırsat bu fırsattı. Hemen ayakkabılarımı geri giyerek cenaze kalabalığının peşine takıldım. Muvaffak olmaya en yakın olduğum an bu andı. Cenaze çok hızlı ilerliyordu. Böyle bir durumda fark edilmem imkânsızdı. Birkaç adım sonra askerlerin hizasından geçecek, kendimi Harem’in avlusunda bulacaktım. Fakat heyhat! Askerlerden biri en başından beni gözlemiş olacak ki bağıra çağıra, kalabalığı ite kaka yararak kolumdan tutup beni çekti. O an bana dünyanın en çirkin dili gibi gelen İbranice bağırışları eşliğinde uzaklaştırdı. Ağzından köpükler saçan hunharca tavırlarından hakkımda pek iyi şeyler söylemediği besbelliydi.

Allah murad etmedikçe bir şeyin gerçekleşmesi mümkün değildi sonuçta. Buna tecdid-i iman ederek az ötedeki zeytin gölgeliklerinde Cuma için saf tutan ortopedik sıkıntılı Filistinli amcaların arasındaki yerime geri döndüm. İşte Siyonist zilletin gölgesinde bir Cuma namazı … Ben ve ailem bu zilleti belki ömrümüzde bir kere yaşadık ve yaşayacağız, fakat Filistinli Müslümanlar bu zilletin soluğunu her an enselerinde hissetmek zorundalar. Bu arada eklemeyi unutmayayım; ertesi öğle namazı için Harem bölgesine girebildim. Üstelik bu sefer hiç zorlanmadan. Burhan Hoca ve küçük kızım bana çok dua ettiklerini ve bu sayede girebildiğimi söylediler. Ne diyeyim, duaları makbulmüş.