Geçen hafta bazı işlerim için İstanbul’daydım. Hazır oradayken, bilinçli ve milli sosyal medya müdâvimlerinin yakından takip ettiği ve on parmağında on marifet sıfatını bihakkın taşıyan Said Ercan ile de görüşmek istiyordum. Kendisini aradığımda buluşma yeri olarak Çekmeköy’deki TRT Film Platosunun adresini verdi. Novigasyon marifetiyle İstanbul’un dere ve tepelerini az gidip uz gittikten sonra nihayet o film platosuna vardım. Doğrusu, Türkiye’de böyle bir yerin var olduğunu bilmiyordum; muazzam bir yer…

Devâsâ büyüklükteki bir ormanlık alana kurulmuş plato tabiat ile iç içeydi. Bu durum film platosuna çok ayrı bir tabiîlik sağlıyordu. Her köşede tarihin ayrı bir kesitine şahitlik eden farklı bir set ve dekora rastlamak mümkündü. Selçuklu ve Osmanlı sarayları, geleneksel Türk obaları, Bizans kaleleri, yeniçeri kışlaları, taht odaları, hanlar, hamamlar, camiler, dergâhlar, sokaklar, bahçeler, şehirler, gemiler … Sanatsal bir ustalıkla yapılmış bu dekorların her biri çekildiği dönemin havasına gerçekçi bir ruh katma hususunda üstün bir niteliğe sahipti.

Platodaki dekor bölümlerini bir bir gezerken her birisinde ayrı bir ruh hâline sürüklenmenin yanında bir zaman tünelinden geçiyormuş hissine kapılıyordum. Kâh Asya bozkırının ortasında bir saray dehlizinde kâh köhne Bizans’ın çekişmeli taht entrikalarının orta yerinde buluyordum kendimi. Konstantinapol’un İslambol’a dönüştüğü fethin cihat ruhuna yeniçeri kostümü kuşanmış figüranlarda rastladım. Allah Allah nidâlarıyla düşman üzerine atılan cengâverlerin keskin kılıç şakırtılarını duyar gibi oldum.

Cihâna asırlarca kök salmış bir medeniyetin mazisini, bu kurgulanmış mekânın imkân verdiği nisbette tahayyül ederken bu hayal deryasından Said Bey’in sesiyle günümüze rücu ettim:

Hadi seni Mehmed: Fetihler Sultanı’nın setine götüreyim. Çekim vardı bugün.

Her haftanın salı akşamlarını ayırdığım filmin setini görmeyi reddedecek değildim tabi. Taht odasının olduğu yere gidecektik evvela. Bu arada, tâlihin rüzgarı benden yana yâver esmeye devam ediyordu. Setteki saray avlusuna vardığımızda taht odasının kapısından Fatih Sultan Mehmed ve Yeniçeri Ağası Kurtçu Doğan bir anda belirdi karşımızda. Çekimleri henüz bitirmişler, dinlenmeye gideceklerdi belli ki. Kendimi bir an için 15. yüzyılın o ihtişamlı günlerinde bulduğumu ve büyülendiğimi söylemem gerekiyor. Ta ki Fatih (Serkan Çayoğlu) ve Kurtçu Doğan (Ali Sinan Demir) o tarihî kostümleri ile son model bir araca binip uzaklaşana değin. Düşünün bir kere, cihân padişahı Fatih Sultan Mehmed ve yeniçeri ağası bir otomobilin içinde beraber oturuyorlar. Tarihin bütün o efsûnu bir anda dağılsa da zararı yoktu yine de …

Platoyu didik didik edip gezme işine kanaat ettikten sona Said Bey, beni filmin yapımcısı Eyüp Gökhan Özekin ile tanıştırdı. Eyüp Gökhan Bey ile ofisinde hasbihâl ettikçe başında olduğu Miray Yapım’ın yerli ve milli hassasiyetleri önceleyen filmler konusundaki özverisine bizzat tanıklık ettim. Bir aralık, görevlilerden birisi gelerek telefondan bir ses kaydı dinletti kendisine. Ben de isteyerek kulak misafiri oldum elbette. Eyüp Gökhan Bey ve görevli hanımefendi, şiir tarzı bir metin olduğu anlaşılan ses kaydının birkaç versiyonu arasında bir seçim yapmaya çalışıyorlardı. Kayıttaki metni Dursun Ali Erzincanlı okuyordu, eminim. Kayıttaki metnin, dizinin yeni sezon tanıtım teaserı olduğunu, ertesi gün bu teaser sosyal medya ve televizyonlarda dolaşıma sokulduğunda anlayacaktım.

Dizinin tanıtım teaser’ı “Zulüm 1453’te başladı” savına bir tepki mahiyetindeydi. Zaman dilimi olarak günümüzde geçen tanıtımda, dizinin boş rol oyuncusu Serkan Çayoğlu (Fatih) ve Urazbey Doğan (Şehzade Bayezid) oynuyordu. Baba ve oğul, Ayasofya’dan çıkıp Fatih’in türbesini ziyaret ediyorlardı. Bu arada Serkan Çayoğlu’nun sesinden, “Bir çağ alnına mühür basacak. Tarih tam kalbinden vurulacak. Çağrı kubbelerden denizlere yankılanacak. Çocuklar babalarının önüne düşecek. Yarın bugünü arkasından sürükleyecek.” şeklindeki sözler seslendiriliyordu.

Tanıtımda verilmek istenen mesaj bu değildi sadece. Baba ve oğulun Ayasofya’dan Fatih türbesine giderken bir duvarda gördükleri “Zulüm 1453’te başladı” yazısı en can alıcı noktaydı ve asıl olarak buraya dikkat çekilmek isteniyordu. Duvardaki bu hazin görüntü esnâsında seslendirilen, “Ruhu müstemleke kafaları inat. Diriliş işte tam bu inkârın bağrından yükselecek. Göreceksiniz. Fatih dirilecek, ihtiyar sandukasına aldırmadan…” şeklindeki sözler, diziyi hazırlayanların nerede durduklarını gösteriyordu. Türbeye tam girildiği esnâda Necib Fazıl’ın sesinden verilen mısra ise verilmek istenen mesajı pekiştirme hususunda çok çarpıcı bir tercihti gerçekten de:

Bu millet ölmeyecekse Fatih dirilecektir.

1453’ü zulüm ile bağdaştırmak

“Zulüm 1453’te başladı” ifâdesi Türk siyaset ve ideoloji literatürüne 2013’teki Gezi Olayları esnâsında girdi. Göstericilerin bir duvara protesto amacıyla yazdıkları bu kısacık cümle, barındırdığı anlam ve sembolize ettiği ideolojik çağrışımları ile sıradan bir duvar yazısı olmanın çok çok ötesindeydi. Başta sadece Ak Parti iktidarı ve Erdoğan karşıtlığını simgeleyen bu duvar yazısı, zamanla milli ve manevi değerlere karşı olmanın temel simgesi hâline geldi veya süreç içerisinde böyle bir anlamsal arka plana evrildi.

Hz. Peygamber’in müjdesine mazhar olmuş Fatih ve mübarek 1453 fethinin bir duvar yazısında zulmün milâdı olarak lanse edilmesi ülkemizdeki milli ve muhafazakâr çevrelerin hiçbir zaman tolere edemediği bir olguya dönüştü: Nasıl olurdu da bu insanlar (Gezi çapulcuları) içinden çıktıkları ve bir parçası oldukları milletin tarihine ve mukaddesatına bu denli düşman olurlardı!

Geziciler ve Ak Parti iktidarı arasındaki bir sürtüşmeden ibaretmiş gibi görünen 2013 Gezi Parkı Olayları, aslında iki fikriyatın, iki kesimin kapışması ve hesaplaşması anlamına geliyordu. Herkes eteğinde biriktirdiği taşları dökmeye başlayacaktı o günden sonra. Ak Parti iktidarı, bir asırdır memleketin makbul ve üstün sınıfı olan jakoben tayfayı siyaset, ekonomi, bürokrasi ve sosyal hayatta, gerçekte ait olduğu doğal sınırlarına itmişti. Bu kaybın o zihniyet taraftarlarında biriktirdiği kin ve nefret boşalmasını simgeleyen “Zulüm 1453’te başladı” cümleciği, öyle peşi bırakılacak âlelâde bir ihanet ifâdesi olmaktan çok uzaktı. Milli ve muhafazakâr kesim, kendisini durmadan aşağılayan, değerlerini küçümseyen ve dahası meşru yollarla elde ettiği politik birikimi üç beş ağaç bahanesiyle alaşağı etmeye çalışan bu zihniyeti hoş göremezdi elbette.

Tek bir duvar yazısıyla asıl niyeti ifşâ olan zihniyet, âdetâ tek ayak üzerinde yakalanmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, yeri geldiğinde her fırsatta bu duvar yazısı üzerinden söz konusu zihniyetin asıl niyetinin ne olduğunu açıklamayı ihmal etmedi. 2018’deki bir açıklamasında şunları söylüyordu:

Biz, bu şehrin sokaklarına “Zulüm 1453'te başladı” diye yazanları unutmadık. Bizans askerlerinin kostümleriyle polisimizin, jandarmamızın karşısına dikilenleri unutmadık. …

Yine, 2021’de Ekrem İmamoğlu’nun İBB seçimlerini kazanması üzerine Meral Akşener’in İmamoğlu için sarf ettiği, “1453’te Fatih aynı senin gibi ‘Ya İstanbul beni alır, ya ben İstanbul’u’ dedi.” şeklindeki sözlerine tepki göstermiş ve bu benzetmeye karşı çıkarak şu ifâdeleri kullanmıştı:

Bunlar Fatih’in kim olduğunu anlamamış, bilmiyorlar. Taksim olaylarında başbakanlık konutumuzun hemen karşısında duvara “Zulüm 1453’te başladı” yazdılar. Meral Hanım, sen kimi kime benzetiyorsun? “Zulüm 1453’te başladı” diye duvarlarımıza bu yazıları yazanlarla aynı yolda yürüyorsun. Fatih kim, sizler kim!

Doğru algılar için yerli ve milli yapımlar

Eyüp Gökhan Özekin’in yapımcılığını, Said Ercan’ın iletişim danışmanlığını yaptığı ve ekipteki senarist, yönetmen ve oyuncu gibi daha nicelerinin, yerli bir misyon sergilediği Mehmed: Fetihler Sultanı dizisi bu yönüyle örnek bir yapım olarak dikkat çekiyor kanaatimce. Zira dizi ve sinema sektöründe faaliyet gösterip istenen duruşa sahip olmayan yapım şirketlerinin elinde, tarihimize ait olay ve şahsiyetlerin nasıl şekil değiştirdiğinin, ideolojik saplantılarla bunların nasıl yanlış gösterildiğinin birçok mumûnesi var.

Mesela, son bölümü 2018 yılında Aydın Doğan’ın Kanal D’sinde gösterilen Mehmed: Bir Cihan Fatihi dizisini örnek göstermek mümkün. Dizinin senaristi olan Emrah Serbes’in bir Gezi destekçisi olarak sosyal medyada boy boy fotoğrafları ortaya çıkınca büyük tepki gösterilmişti. Öyle ya, Fatih ile ilgili senaryo yazan birinin Fatih’i İstanbul’un işgalcisi olarak gören Gezi olaylarındaki bir gösterici olması görüntü olarak büyük bir tezat teşkil ediyordu.

O sıralar söz konusu diziye yönelik isyan derecesinde büyük tepkiler gösterilmişti. Nasıl gösterilmesin; hıyanet içerisindeki Şehzâde Orhan dizide sevimli bir karaktere büründürülmüş, haremdeki kadınlar da dâhil olmak üzere dizide rolü olan kadınlar açık saçık tasvir edilmiş, II. Murad oğlu Fatih’e düşmanmış gibi gösterilmiş ve pek çok olay bağlamından koparılıp saptırılarak sete konmuştu.

Sanırım bu tek örnek üzerinden bile ne demek istediğimi anlatabilmişimdir. Halkın tarihî şahsiyetler ve olaylar hakkında doğru bir şekilde bilgilendirilmesi veya en azından yanlış yönlendirilmemesi için yerli ve milli yapımlar hayatî önem taşıyor.