Yangını herkes izler. Üç ay sonraki sessiz toplantıyı kimse çekmez.
Yangını herkes izler. Defteri kimse görmez. Ama mahallenin sahibini ancak defter belirler.
Bir bina yandığında ne olur?
Haberler, yangını gösterir. Alevler, itfaiye, dumana bakan insanlar. Hemen o gün manşet olur.
Üç ay sonra ise bir toplantı yapılır. Sigortacı vardır, banka vardır, müteahhit vardır, avukat vardır. Kimse o toplantıyı çekmez. Hiçbir yerde haber olmaz.
Ama o arsanın yirmi yıl sonra kime ait olacağına yangın değil, o toplantı karar verir.
Bugün Gazze'de olan tam olarak budur.
Ateşkes, on bir aydır sürüyor. Kâğıt üzerinde savaş bitti. Sahada ise ihlaller devam ediyor ve saldırılar tümüyle durmuş değil. Bağımsız değerlendirmelere göre bölgedeki yapıların yüzde sekseninden fazlası hasarlı ya da yıkık. Nüfusun büyük bölümü, evini kaybetmiş durumda. Yeniden inşa için konuşulan rakam 70 milyar dolar civarında.
Şu cümleyi baştan söyleyelim çünkü bu yazının geri kalanı, soğuk olacak: Bu rakamların arkasında insan var. İnsan! Çaresizliğe mahkûm edilmiş insanlar. Mazlum insanlar. Evsiz kalmış bir milyondan fazla insan.
Biraz da bu yüzden rakama zorlanarak da olsa bakmamız gerekiyor. Çünkü o insanların on yıl sonra nerede, nasıl ve kimin kurduğu bir düzen içinde yaşayacağına, bugün açılan bir defter karar verecek.
Burada rahatsız edici bir cümle var:
“İsrail'in Ulusal Güvenlik Konseyi'ni yönetmiş bir isme atfedilen bir söz dolaşıyor: Gazze'nin yeniden inşasına izin vermek, İsrail'in çıkarlarına aykırıdır”.
Bu cümle, daha önce bu sayfalarda yazdığımız bir şeyi doğruluyor: Bazı dosyaların değeri çözülmelerinde değil, çözülmemelerindedir. Bir savaş, kendi başına bir düzene dönüşmüşse eğer (ki öyle!) o düzende zafer bir hedef değil, sadece bir risktir.
Yine de yeniden inşa konuşuluyor. Planlar yapılıyor, konseyler kuruluyor, fonlar tasarlanıyor.
Defter işte burada açılıyor.
Ortada bir "Barış Konseyi" fikri var ve duyulan ayrıntılardan biri şu: Kalıcı üyelik bir milyar dolara bağlanıyor.
Durup düşünelim. Masaya oturmanın bir fiyatı var.
Bu cümleyi bir daha okuyun, çünkü modern diplomasinin geldiği yeri, tek başına anlatıyor. Eskiden masaya, ordunuzla otururdunuz. Sonra ittifakınızla. Şimdi bütçenizle.
Peki bir yeri yeniden inşa etmek tam olarak ne demektir?
Çoğumuz bunu beton, demir ve vinç olarak düşünürüz. Oysa asıl iş dört soruda düğümlenir:
Parayı kim verecek?
Riski kim sigortalayacak?
Sözleşmeler hangi ülkenin hukukunda yazılacak?
Bir anlaşmazlık çıkarsa hangi şehirde çözülecek?
Bu dört sorunun cevabı, binalardan daha uzun yaşar. Bina otuz yılda eskir. Sözleşmeler ise kırk yıl ve belki daha fazla süre hüküm doğurur.
İkincisi üzerinde biraz duralım, çünkü en az anlaşılanı odur.
Sigortacı bir kâğıt satmaz. İzin satar. Hiçbir müteahhit sigortalanamayan bir şantiyeye girmez. Hiçbir banka, sigortasız bir projeye kredi vermez. Yani "burası riskli, poliçe yazmam" diyen kişi, o bölgede hangi işin yapılıp hangisinin yapılmayacağına fiilen karar vermiş olur. Kimseyi kovmadan, hiç oraya gitmeden.
Bir de çok az konuşulan bir şey var.
Bir yeri yeniden inşa etmek, orayı tanımanın en derin biçimidir.
Düşünün: Yeniden inşa için önce envanter çıkarılır. Neresi yıkık, kim nerede yaşıyordu, hangi şebeke nereden geçiyor, hangi aile hangi araziye sahipti, nüfus nereye dağıldı, hangi sanayi neyi üretiyordu.
Bu iş bittiğinde ortaya bir imar planı çıkar. Ama aynı zamanda bir şey daha çıkar: O toplumun eksiksiz bir röntgeni.
Kimse kimseden bir şey çalmamıştır. Her şey usulünce, sözleşmeyle, faturayla yapılmıştır. Ama işin sonunda bir taraf, ötekini kendisinden daha iyi tanır hale gelmiştir.
Ne demiştik: En etkili istihbarat gizlice toplanan değildir. Faturası kesilmiş olandır.
Üstelik bu durum, yeni bir şey de değil.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa bir yardım programıyla yeniden kuruldu. Para geldi, fabrikalar kuruldu, şehirler ayağa kalktı. Ama parayla birlikte kurallar da geldi: Neyin, nereden satın alınacağı, hangi standardın kullanılacağı, hesapların nasıl tutulacağı. Program bittiğinde Avrupa yeniden ayaktaydı. Gelgelelim Avrupa'nın muhasebe dili değişmişti.
Soğuk Savaş'ın ardından Doğu Avrupa'da da benzeri durum yaşandı. Ekonomiler baştan aşağı yeniden yapılandırıldı. Fizibiliteleri, denetimleri ve analizleri büyük ölçüde birkaç uluslararası şirket yaptı. Masrafları da çoğu zaman, başkaları karşıladı. Yapılandırma bitti.
Peki bilgi kimde kaldı? Bir coğrafyanın uçtan uca antropolojik, siyasi, stratejik ve askerî istihbaratı kimde kaldı?
Türkiye bu tabloda nerede duruyor?
Masada. Ve bu küçümsenecek bir şey değil. Türkiye, kurucu paydaşlar arasında. Sürecin şekillenmesinde söz sahibi ve yeniden inşanın bir vesayet düzenine dönüşmemesi için itiraz eden taraflardan biri. Bu, gerçek ve kazanılmış bir konumdur.
Ama bu köşenin işi dürüst olmak.
Türkiye'nin elindeki en güçlü kart, siyasi ve insanidir. Masanın dili ise finansal. Bu ikisi kendiliğinden birbirine çevrilmez.
Bir de şu var. Türkiye'nin müteahhitlik kapasitesi dünyada sayılı ülkelerdendir. Bu alanda gerçekten güçlüyüz ve bu, ciddi bir avantajdır. Ama inşaat, bu zincirin en düşük marjlı halkasıdır. Marj betonda değildir; finansmanda, sigortada, hukukta ve standarttadır.
Beton bizden, poliçe başkasından olursa ne olur?
Daha önce bu sayfada sormuştuk: Merkez mi olunur, yem mi? Cevap şuydu: Merkez, fiyatı koyandır. Bugünkü hali ise şu:
Yeniden inşa eden değil, yeniden inşanın defterini tutan kazanır.
Toparlayalım.
Yangını herkes izler. İtfaiyeyi, herkes alkışlar. Ama mahallenin yirmi yıl sonraki sahibini yangın değil, üç ay sonraki o sessiz toplantı belirler.
Bugün Gazze'de iki ayrı şey oluyor. Biri görünüyor: Yıkım, acı, ihlaller, soykırım, çadırda geçen bir kış daha. İnsanı, insan olmaktan utandıran bir tablo.
Öteki taraf ise bile isteye görünmüyor: Bir toplum için bir defter açılıyor, sayfalar yazılıyor, imzalar atılıyor. Üstelik o toplumun, neye dönüştürüleceğinin hesaplandığı defterler.
Birincisini konuşmak zorundayız. Ama ikincisini kaçırırsak, birincisi için söylediğimiz her şey yirmi yıl sonra sadece bir dipnot olarak kalır.
Çünkü savaşlar biter. Defterler bâkidir.