Amman’a 30 km. uzaklıktaki Salt şehri, Ürdün’e yolu düşen her vatandaşımızın mutlaka uğradığı, daha doğrusu uğramak zorunda hissettiği bir yerleşim. Salt’ın bu cazibesi ne bu şehrin 1867 yılından itibaren Osmanlı’nın idarî merkezlerinden biri olması, ne tipik bir Anadolu şehrini anımsatması ne de şehir çeşitliliğine katkısı nedeniyle 2021 yılında UNESCO tarafından “hoş görü ve medeniyet şehri” kabul edilerek Dünya Miras Listesi’ne dâhil edilmesinden ileri geliyor. İnsanımızı Salt’a cezbeden yegâne faktör, bu şehrin yalçın kayalarının koynunda duran ve kelimenin tam anlamıyla saklı bir vatan olan Salt Türk Şehitliği.

Salt Türk Şehitliği’nin serencâmı

Birinci Dünya Savaşı’nda üç kıtada düşman tarafından sıkıştırılan Osmanlı için en sıcak ve kanlı geçen cephelerden birisi de Filistin Cephesidir. Bu cephenin kayıtlara geçen en kanlı çarpışmaları ise 24-26 Mart 1918’de Salt’ta gerçekleşen Salt Muharebeleridir. Salt’taki karargâhta görevli 4. Ordu’ya bağlı Osmanlı askerinin başlıca görevi, Filistin-Ürdün güzergâhındaki Yuşa Vadisi’ni koruyarak düşmanın Kudüs’e ulaşmasını engellemek ve Hicaz Demiryolu’nu düşman tasallutundan emin kılmaktır. Ne var ki Kudüs’ün düşmesinin ardından Osmanlı birlikleri iyice kuzeye çekilerek sarp tepeleri ve dar geçitleriyle stratejik bir noktada bulunan Salt çevresine çekilir.

Sayıca çok üstün olan düşman birliklerine karşı son nefesine kadar mevziyi terk etmeyen Osmanlı askeri, şehâdet şerbetini içene değin kahramanca çarpışır. Salt’ın vefalı Müslüman halkı ise İngiliz işgalciler bir zarar vermesin diye şehitlerin naaşlarını Salt Kalesi’nin altındaki kuytu mağaraya taşır ve mağaranın ağzını sıkıca kapatır.

Şehitlerin naaşları, herkesten habersiz bir şekilde o mağarada tam 55 yıl boyunca bekler. Geçen süre zarfında milletin başına musallat olan savaşlar silsilesi sona ermiş ve yeni Türk devleti kurulmuştur. Nihayet 1973 yılında bir araştırmacının çabalarıyla bu mağarada şehitlerin izlerine rastlanır. Araştırmalar layıkıyla derinleştirilince 300 şehit Osmanlı askerine ait kemikler ve çeşitli kalıntılara ulaşılır. Bölgedeki muharebelerde şehit olanların sayısı 300’den fazla olmasına karşın mağarada yapılan kazı sırasında sadece 300 askerin naaşı tespit edilir.

Bundan sonraki süreçte yetkililer devreye girerek Ürdün makamları ile anlaşırlar ve şehitleri yattıkları mağaraya yeniden defnederler. Bunun için 55 yıllık bir gecikmeyle de olsa şehitlerin kemikleri tek tek yıkanıp cenaze namazları kılınır. Mağaraya şehit cenazelerini temsilen bir sanduka konulur. Mağarada o günden itibaren, kayıttan da olsa, 24 saat kesintisiz Kur’an-ı Kerim okunmaya başlanır.

Öte yandan Kasım 1989’da mağara ve etrafındaki genişçe bir alan Salt Türk Şehitliği olarak dizayn edilir. Şehitliğin bugün gördüğümüz hâlini alması 1994 yılında mümkün olur. Üzerinde şehitlerin isimlerinin yazılı olduğu Anıt Yapıt’ın inşâ edilmesi de bu tarihe denk gelir. Anıtın üzerindeki şehit isimleri ise geniş bir arşiv araştırmasının sonucunda tespit edilir. Şehitler arasında Ürdün doğumlu Osmanlı askerleri de bulunmaktadır. Şehitlik, 2004 yılında restorasyondan geçirilir. Açılışı 2009’da yapılan müzede ise Osmanlı birliklerinin bölgedeki kahramanlıklarını anlatan fotoğraflar ile dönemin askerlerinin giydiği üniformalar ve kullandıkları malzemeler sergilenmeye başlanır.

Bu arada müzede sergilenen fotoğraflar demişken … Müzenin duvarlarını süsleyen tarihî fotoğraflara baktığımızda İttihatçı Cemal Paşa’ya ait birkaç fotoğrafın da duvarları süslediğini görüyoruz. Cemal Paşa, Birinci Dünya Savaşı sırasında 1914-1917 yılları arasında yukarıda bahsini ettiğimiz 4. Ordu’nun komutanıdır. Ayrıca Bahriye Nazırı sıfatıyla Filistin-Suriye Cephesi’ni yönetmiş ve Gazze Muharebeleri’nde İngilizlere karşı mücadele vermiştir. Fakat ne var ki Cemal Paşa, savaş sırasında bazı milliyetçi Arap isyanlarını sert bir şekilde bastırdığı için Arapların muhayyilesinde pek de iyi bir imaja sahip değildir. Hatta bundan dolayı Arapların kendisini “Kasap Cemâl”, “El-Cezzâr” ve “Seffâh Cemâl” lakapları ile andığı da bir sır değildir. Yeri geldiğinde Ürdünlü bazı dostlarımızın bu konudaki sitemleri ile karşılaştığımızı belirtmekte yarar var.

Anma töreninden notlar

Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı Salt Türk Şehitliği’nin denetim ve kontrolü Amman Büyükelçiliğimiz tarafından sağlanıyor. Büyükelçilik, yılın her 18 Mart gününde Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü’nü bu şehitlikte düzenliyor. Tabi bu yıl da gelenek bozulmadı. Fakat şu var ki; Salt Şehitliği’nde yapılan tören, Çanakkale Zaferi’nin 111. yıl dönümünü kutlamanın ötesinde şehitleri anma biçiminde öne çıkıyor; zira sözünü ettiğimiz mekân, son derece hazin bir hikâyesi olan Salt Şehitliği olunca bu hissiyat kaçınılmaz bir hâl alıyor.

Bu seneki Çanakkale Zaferi törenlerine gösterilen katılım önceki senelere nazaran daha kalabalık ve renkliydi. Şüphesiz bunda Büyükelçiliğin daha önceki yıllara nazaran farklı bir vizyonla gerçekleştirdiği koordinasyonun önemli payı oldu. Yunus Emre Enstitüsü, TİKA ve Türkiye Maarif Vakfı gibi ülkemizin yurtdışındaki gözbebeği kurumlarının da bu renkliliğe katkısı oldu. Törene kardeş Ürdün vatandaşlarının büyük bir coşkuyla katılıp destek vermesi karşısında duygulanmamak elde değil. Bu durum, bir taraftan Araplarla yüzyılları aşan kardeşlik bağlarımızın hâlâ yıpranmamış ve dipdiri olduğunu gösterirken bir taraftan da Büyükelçilik başta olmak üzere yurtdışı kurumlarımızın ülkemizin gerçek vizyonunu hakkıyla temsil ettiğini ortaya koyuyor.

Törende pek çok ülkeden büyükelçi ve askerî ataşe düzeyinde temsilci de vardı. Ülke temsilcileri, Büyükelçimiz Yakup Caymazoğlu’nun hitâbının ardından şehitlik anıtına sırayla çelenk sundular. Tarih realitesi göz önüne alındığında galiba en ilginç olanı İngiliz askerî ataşesinin çelenk sunmasıydı. Düşünelim bir kere; bu şehitlikte yatanlar İngilizler ile savaşırken toprağın koynuna düşmüşlerdi. Şimdi aradan bir asırdan fazla süre geçmiş ve askerimizi şehit eden İngiliz askerlerinin torunu şehit askerlerimizin anısına çelenk sunuyor. Nereden bakarsak bakalım kaderin garip bir cilvesi bu…

Resmî tören sona erdikten sonra Büyükelçiliğin verdiği iftar yemeğine geçildi. Şehitlik müzesinin önüne kurulan çadırda yerli ve yabancı misafirler için özenli bir hazırlık yapılmıştı. Ürdün’ün milli yemeği mensefin yanında Maarif’ten Murat Usta’nın mutfağında hazırlanan leziz hoşaf ikramı da vardı. Sofrada misafirlerle hasbihâl ederken, menüdeki hoşafın rastgele seçilmemiş olduğunu anlatan kimi vatandaşlarımızın anlamlı gayretlerine şahit olduk. Zira hoşaf, Çanakkale’de yedi düvelden toplanıp gelen amansız düşmanın yanı sıra ayrıca yoklukla da savaşan askerlerimizin günlük kumanyasında yer alıyordu.

Şehitlikte iftar saatini bekleyen kalabalığın tatlı heyecanını telaş ve hafif bir korkuya çeviren şey ise acı ve tiz bir sesle çalan siren sesleri oldu. Son günlerde Ürdün’de alışık olduğumuz bu sirenler, bir yerlerden füze ateşlendiğinin uyarısıydı. Belli ki Salt’ın çok yakınındaki İsrail’i hedefleyen bir İran füzesi ateşlenmişti. O hengâmede yapabildiğimiz tek şey, füzelerin Salt semâlarında geçerken geride bıraktığı beyaz izleri takip etmek oldu. Ne acıdır ki, bir asrı aşkın bir süre önce İngilizlerin öncülüğünde coğrafyamıza farklı şekil ve bahanelerle yapılan taarruzların bir devamına şahit oluyorduk aslında. …