Bismillahirrahmanirrahıım

Bizleri; Yeryüzünün en üstün ve en şerefli varlığı insan olarak yaratan, akıl nimetiyle donatan, sayısız nimetlerinin en üstünü Müslümanlardan kılan, kurduğu Dünya ve diğer Âlem sofrasında sayısız nimetleriyle yaşatan ve tüm nimetlerinin zerresinin bile hesabını hepimize bir nefes yakın olan ölümümüzle başlayan Kabir Hayatımızdan itibaren Ahiret ’in büyük buluşma ve duruşma gününde soracak olan Yaratıcımız, Yaşatıcımız ve Yöneticimiz Allah’ımıza hamd ve Eşsiz Önderimiz, Sevgili Resulümüz Hz. Muhammed (s.a) Efendimize, tüm Resul Efendilerimize, izinden gidenlere, Ehlî Beyti’ne, Ashabına, canımız Ana ve Babamıza, Hocalarımıza, Allah (c.c)’ın ilke ve inkılabı İslam’a tabi olan Mümin kardeşlerimize, Din ve Vatan muhafızı Şehid ve Gazilerimize salat ve selam olsun!

2017 yılının kasım ayında “Başarının ve Yenilginin Sırları!” başlıklı dört yazı kaleme almış ve yazı serisi şeklinde yayımlamıştık.

Bu yazıların ana temasını “İlahi Yardımı Kesilen Toplumların Anatomisi” şeklinde özetlerken fertten aileye, oradan topluma ve Âlem-i İslam'a, Ümmet'in içinde bulunduğu hastalıkları madde madde sıralamaya gayret etmiş, bu durumu tanımlarken en bariz sorunları: Başsızlık, Adaletsizlik, Ehliyetsizlik, Meşveretsizlik, Vefasızlık, Ayarsızlık başlıkları altında analiz etmeye çalışmıştık.

Âyet-i kerimelerde ve Sünnet-i Seniyye’de belirtilen “ilahi yardımın” kesilmesine sebep olan, bu yüzden de iktidarların yıkılmasına, hatta devletlerin çökmesine sebebiyet veren unsurlardan “ehliyetsizlik” ve “adaletsizlik” gibi vefasızlık da en büyük mikroplardandır.

Bugün, 1448. hicri, 2026 miladi yılın getirdiği muhasebe ikliminde, hepimizi derinden ilgilendiren ve İslam dünyası olarak her sahada yaşanan mağlubiyetlerin arkasında yatan, rüzgârımızı kesen, gücümüzü azaltan hastalıkları ibret gözüyle akletmek zorundayız.

Eğer manen hastalanmasaydık, Allah'ımıza olan güvenimizi işlediklerimizden dolayı kaybetmeseydik ve hatta elimizden alınmasaydı bu nimet, Gazze yıkılırken, Doğu Türkistan inim inim ağlarken, Afrika'mız iliklerine kadar sömürülürken bu vurdumduymazlık çukurlarına düşer miydik?

Ne diyordu Rabbimiz Âl-i İmran Suresi 160. âyet-i celilesinde? “Allah size yardım ederse artık hiç kimse sizi yenemez! Ama ya O, sizi terk ederse size kim yardım edebilir? O hâlde müminler Allah’a güvensinler!” Bu ilahi mesaj, hayatımızın her safhasında, her yerde ve her şeyde başarımızın sadece Allah’ın (cc) yardımına bağlı olduğu gerçeğini zihnimize kazımaktayken şu hâlimize bakın! Neden Ümmet bu hâlde? İslam dünyası kolektif akıldan kaçarak meşvereti, şûrayı, birliği, dirliği, ahlakı, edebi, vefayı vs. terk ettiğinden olmasın?

Kur’an-ı Kerim’in sûrelerinden birine ad olan Şûra Suresi özünde bir istişare ve danışma manifestosu değil mi? Bilmediğini ya da emin olmadığını ehline sorma düsturu değil mi? İstişare, kolektif aklı harekete geçirmek ve kıyamete kadar sürecek olan o nebevi yöntemi diri tutmak değil mi? Bize böyle öğretilmedi mi? İlahi mesaj ve Sünnet-i Nebi bunun olmazsa olmaz prensipleriyle dolu değil mi?

Bugün karşılaştığımız küresel ve yerel krizlerin, tıkanıklıkların çözümü Resulullah’ın (sav) fiilî uygulamalarında değil mi? Merhamette! İstişarede! Kardeşlikte! Şûra'ya tâbi olmakta, vefada değil mi? Edepte, ahlakta değil mi?

Efendimiz (sav) gençlerin enerjisini her daim onlara kulak vererek “Sahib'ul Üzun - Kulak veren” olarak diri tutmadı mı? Hendek Harbi’nde Selman-ı Farisi’nin (ra) stratejik aklından faydalanarak ehline daim sormadı mı? Hudeybiye Günü ortaya çıkan krizin çözümü Ümmü Seleme (r.anha) annemizin ferasetinde ve tavsiyesinde kendini bulmadı mı?

“Onların işleri aralarında istişare iledir” ilahi emriyle, “İstişare eden aldanmaz” hadis-i şerifi bugünün idarecilerinin ve toplumunun pusulası olmalı değil midir? Ailede anne baba, ticarette ortaklar, bürokraside yöneticiler hep istişare etmeli değiller midir? Gençliğin dinamizmi ile yaşlılığın tecrübesi istişare masasında birleşmediği müddetçe, ne ailede ne de devlette krizler yönetilebilir mi?

Sevgi ve saygı ayarının bozulduğu aileler yıkılmaya, toplumlar yok olmaya, güç ve iktidarlar ise erimeye mahkûm değil midir? Sevgi varsa kıymet, saygı varsa aidiyet vardır! Sevginin ve saygının zirvesi Allah’a olan kulluktur; bunun en somut nişanesi ise O'nun emir ve yasaklarına riayet etmektir.

Eğer dünya malını, makamları ve dünyevi gücü İslam’dan ve insani değerlerden daha çok severek nefislerimize esir düşersek manevi bir mağlubiyeti peşinen kabul etmişiz demektir.

Tevbe Suresi 24. âyette Rabbimiz bizleri: “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz alışverişler, hoşunuza gitmekte olan meskenler, size Allah’tan ve O’nun Peygamber’inden, Allah yolunda cihaddan daha sevgili iseler, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin...” diyerek uyarmadı mı?

“Dünyayı kalbe, dini cebe koyan” toplumlar içeriden çürür ve yalnızlaşır. Bugün modern şehir hayatında insanın insandan kaçıp yalnızlığını evindeki hayvanlarla dindirmeye çalışmasının arkasında da bu sevgi ayarsızlığı yatmaktadır. Kediler, köpekler neredeyse insan nüfusuna ulaşmadı mı? Sevgi ayarımız bozulunca anaya babaya, eşe evlada, dosta kardeşe yönelecek sevgi, vefa bulamayınca yörüngesini kaybetmedi mi?

Netice olarak Allah ile kul arasındaki manevi köprüleri kuramayan, ruhun ince ayarını sağlayamayanlar, sadece maddi alandaki ilerlemelerle ayakta durmayı asla başaramazlar. Maddi kalkınma ile birlikte, hatta ondan daha önce manevi kalkınma hamlesini gerçekleştirmek mecburiyettir.

Bu sorumlulukları yerine getirirken fertten aileye, oradan topluma hayatın her katmanında vefasızlık ve çok sadakatsizlik (Dostu Uzaklaştırıp Düşmanı Yakınlaştırmak) tuzaklarına karşı da uyanık olmalıyız.

Geçmişiyle irtibatını kesen, ana baba başta olmak üzere akraba bağlarını koparan, yola çıktığı dava arkadaşlarını yarı yolda bırakanlar asla iflah olmaz. “Yolda bulduklarını, yola beraber çıktıklarına tercih edenler, gün gelir o tercih ettiklerinin eliyle tasfiye edilirler.” sözü insanlığın kadim tecrübesidir.

Gerek Sultan Abdülhamid Han döneminden beri gerekse içinde bulunduğumuz asırda vefasızlığın, sadakatsizliğin ve ihanetin acı bedellerini sadece biz değil, tüm mazlum coğrafya ödemiştir ve ödemeye devam etmektedir.

Bu sebeple Cumhurbaşkanımızın hafta sonu Sapanca’da yaptığı çağrı ve davet çok büyük önem arz etmektedir. Zaman, yıllarca aynı ideale doğru beraber yürüyenlerin, bedel ödeyenlerin tekrar omuz omuza vererek sadakatle ve vefa ile bir araya gelip Ümmet-i Muhammed’in (sav) hasretle beklediği birlikteliği sağlayarak büyük atılımları yapmaya devam etme zamanıdır.

Emevi Devleti'nin kısa sürede yıkılış sebebini açıklayan Ebu Müslim Horasani’nin şu sözleri, bugün her idarecinin odasına asması gereken bir levhadır: “Onlar zararlarından emin oldukları için dostlarını uzak tuttular. Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de düşmanlarını yakınlaştırdılar. Yakınlaştırılan düşman dost olmadı ama uzaklaştırılan dost düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince de yıkılmaları mukadder oldu!”

Allah bizleri, ailemizi, milletimizi ve Ümmet-i Muhammed'i bu ve benzeri manevi hastalıklardan bir an evvel kurtarsın. Kardeşçe, el ele gönül gönüle, merhamet ve diğergamlıkla, vefayla, muhabbetle ve hürmetle, Kur'ani ve Nebevi ahlakla bezenmiş nesillerin oluşturduğu bir toplum olmayı ve bu uğurda çalışmayı bizlere nasip etsin. O'na layık olmak nasip olsun inşallah! Âmin.

Nefsimizde, ailemizde ve ülkemizde “İslam Sözleşmesi ”nin uygulanması, Mukaddes Mescid-i Aksa'mızın, Filistin’imizin, Osmanlıcamızın özgürlüğü, tatil olması dileğiyle Cuma Bayramımız ve Muharrem ayımız mübarek olsun.

Selam, sevgi ve duayla...

Şevki Yılmaz

www.sevkiyilmaz.net

Twitter: @sevkiyilmaz

Facebook: @sevkiyilmaztr