Geçtiğimiz günlerde Üstat Selahattin Eş ağabeyin hayatından küçük bir kesiti kaleme almıştım. Yazıyı okuyan dostlarımızdan biri de mali müşavir dostum Celalettin Cingöz oldu.
Bir sabah mesaj attı:
“Müsait olduğunda konuşalım.”
Celalettin Bey’in güzel bir alışkanlığı vardır. Sabah namazından sonra genellikle uyumaz, kitap okur. Yamalı Ceketten Bab-ı Aliye: Bir köy Çocuğunun Yolculuğu başlıklı yazımı o saatlerde okumuş.
Aradığımda uzun uzun sohbet ettik.
“Bu yazı bana yıllardır unutamadığım bir hatıramı yeniden hatırlattı” dedi.
Anlattığı hikâye beni gerçekten etkiledi.
Celalettin Bey, 1981 yılında üniversite okumak için Erzurum’da bulunuyor. Dişlerinde ciddi bir problem çıkıyor. Babası Tokat’ta. Bugünkü gibi EFT yok, cep telefonu yok, internet bankacılığı yok. Aileden gelecek para bile zaman zaman Tokat’tan Erzurum’a giden kamyon şoförleriyle gönderiliyor.
Babası, “Oğlum, özel bir doktora git. Ne kadar tutarsa ben gönderirim” diyor.
Celalettin Bey bir diş hekimi buluyor.
Tedavi başlıyor. Kaplamalar yapılıyor, dişleri tedavi ediliyor. Genç üniversite öğrencisi ara sıra soruyor:
“Doktor Bey, borcumuz ne kadar oldu?”
Doktor her defasında geçiştiriyor:
“Bakarız oğlum, sonra hallederiz.”
Tedavi bitiyor. Babası parayı gönderiyor. Celalettin Bey borcunu ödemek için muayenehaneye gidiyor.
Fakat doktor yok.
Asker tayini çıkmış, Erzurum’dan ayrılmış. Muayenehanesi kapanmış. Komşularına soruyor, nereye gittiğini bilen yok.
Bugünkü gibi cep telefonu, internet ya da sosyal medya da yok. İzini bulmak mümkün olmuyor.
Ama Celalettin Bey’in zihninde bir şey kalıyor:
“Benim bu doktora borcum var.”
Yıllar geçiyor.
Takvimler 1993’ü gösterdiğinde hacca gitmeye hazırlanıyor. Aradan tam 12 yıl geçmiş ama 1981’deki o borç hâlâ vicdanında.
Bir hocaya danışıyor:
“Ben bu adamı bulamadım. Üzerimde hakkı var. Ne yapayım?”
Hoca, onun adına bir hayır yapmasını tavsiye ediyor.
Bunun üzerine bir diş hekimine gidiyor. Yıllar önce kendisine yapılan işlemleri tek tek anlatıp yaklaşık karşılığını soruyor.
Hesaplanıyor:
2.500 lira.
Celalettin Bey de doktor adına 2.500 liralık bir hayır yapıyor, gönlünü bir nebze olsun rahatlatıp hacca gidiyor.
Fakat hikâye burada bitmiyor.
Aradan yıllar geçiyor. Celalettin Bey bu defa diş sektörüyle ilgili bir şirket kuruyor. Diş hekimleri odasında tanıdığı bir dostuna yıllardır içinde taşıdığı meseleyi anlatıyor:
“Benim yıllar önce dişlerimi yapan (Ş.T.) bir doktor vardı. Onu bulmam lazım.”
Bir akşam telefonu çalıyor:
“Abi, senin doktoru buldum. Kadıköy’de, Fenerbahçe Stadı’nın karşısında kliniği var.”
Yıllardır aradığı insan bulunmuştur.
Önce telefon ediyor. Telefona bir hanımefendi çıkıyor. Doktorla görüşmek istediğini söylüyor. Kısa bir görüşmenin ardından ertesi gün güzel bir çiçek hazırlatıp kliniğine gidiyor.
Doktor onu görünce şaşırtan bir cümle söylüyor:
“Ben seni hatırladım.”
İçeri davet ediyor. Oturuyorlar. Kahveler içiliyor. Yılların hikâyesi konuşuluyor.
Doktor da hayatından bahsediyor. Çocuklarının Amerika’da okuduğunu, aile hayatında bazı sıkıntılar yaşadığını anlatıyor. Sohbet ilerledikçe zaman zaman gözleri doluyor.
Celalettin Bey sonunda yıllardır içinde taşıdığı meseleyi açıyor:
“Doktor Bey, 1981 yılında benim dişlerimi yaptınız. Ben size borcumu ödeyemedim. Yıllardır bunun mahcubiyetini taşıyorum.”
Doktorun cevabı ise bütün hikâyeyi başka bir yere taşıyor:
“Ben o gün senin dişlerini zaten para almamak için yapmıştım. Sen öğrenciydin. Benden yana hakkım helal olsun.”
Düşünsenize…
Bir tarafta yıllarca kendisini borçlu bilen bir üniversite öğrencisi, diğer tarafta yaptığı iyiliğin karşılığını hiç beklememiş bir doktor.
Üstelik Celalettin Bey’in özellikle dikkat çektiği bir husus daha vardı. Doktor, onun kendi hayat anlayışıyla aynı çevreden gelen muhafazakâr bir insan da değildi. Farklı bir dünya görüşüne sahipti.
Ama iyiliğin dini, mezhebi, meşrebi, siyasi görüşü olmaz. İyilik, her şeyden önce insanlıktır.
Yıllardır borçlu olduğunu düşünen Celalettin Bey rahatlıyor. Doktor ise onlarca yıl sonra karşısına çıkıp borcunu ödemeye çalışan eski hastasını görünce duygulanıyor.
Helalleşiyorlar.
Celalettin Bey klinikten ayrıldıktan sonra Kadıköy’de avukatlık yapan kız kardeşinin yanına uğruyor. Sohbet sırasında başından geçenleri anlatıyor.
Kız kardeşi doktorun ismini soruyor. Celalettin Bey ismini söyleyince bir anda şaşırıyor:
“Abi, o benim müvekkilim!”
Meğer yıllar önce doktor, bir dostunun tavsiyesiyle boşanma işlemleri için Celalettin Bey’in kız kardeşine gitmiş.
Daha da ilginci şu:
Kız kardeşi o davadan hiçbir avukatlık ücreti almamış.
Celalettin Bey şaşkınlıkla soruyor:
“Peki alsaydın ne kadar alacaktın?”
Cevap geliyor:
“2.500 lira.”
Bir an duruyor.
Çünkü yıllar önce kendi diş tedavisinin karşılığı olarak hesaplatıp doktor adına hayır yaptığı miktar da 2.500 liraydı.
İnsan böyle hikâyeler karşısında ister istemez düşünüyor.
1981’de Erzurum’da bir diş hekimi, cebinde fazla parası olmayan bir üniversite öğrencisinin dişlerini yapıyor ve ücret almıyor.
Aradan yıllar geçiyor.
İstanbul gibi milyonlarca insanın yaşadığı bir şehirde, o doktorun yolu bu defa aynı öğrencinin kız kardeşinin hukuk bürosuna düşüyor.
O da doktorun işini görüyor ve ücret almıyor.
Üstelik konuşulan rakam bile aynı.
Buna isteyen hayatın cilvesi desin, isteyen tevafuk…
Benim bu hikâyeden çıkardığım ders daha başka:
İyilik kaybolmuyor.
Bazen yaptığımız iyiliği biz unutuyoruz. İyilik yaptığımız insanı unutuyoruz. Aradan yıllar geçiyor, şehirler değişiyor, insanlar birbirini kaybediyor.
Ama iyilik bir yerlerde yaşamaya devam ediyor.
Bir de hikâyenin öbür tarafı var.
Kul hakkından korkan bir insanın vicdanı…
On iki yıl geçmiş. Doktor ortada yok. Kimse “Sen borçlusun” demiyor. Elinde senet yok, fatura yok, peşinden gelen yok.
Fakat vicdan takip ediyor.
Hacca giderken bile:
“Benim bir insana borcum var. Önce bunu halletmeliyim.”
diye düşünüyor.
Belki bugün çocuklarımıza ve gençlerimize anlatmamız gereken en önemli şeylerden biri de budur.
İnsan, kimsenin görmediği yerde de borcunu borç bilmeli, emaneti emanet bilmeli, yapılan iyiliği unutmamalıdır.
Bir insanın gerçek ahlakı, çoğu zaman kimsenin kendisinden hesap sormadığı yerde ortaya çıkar.
Hikâyenin diğer kahramanı olan doktorun yaptığı da en az bunun kadar değerlidir.
Karşısında gurbette okuyan genç bir üniversite öğrencisi vardır. Yardım eder. Dişlerini tedavi eder. Parasını istemez. Üstelik bunu yıllar sonra anlatılacak bir iyilik olsun diye de yapmaz.
Sessizce yapar ve hayatına devam eder.
Belki de gerçek iyilik tam olarak budur:
Bir elin verdiğini diğer elin bilmediği, karşılığının insanlardan beklenmediği iyilik…
Yıllar sonra yollar yeniden kesişiyor. Hesaplar açılıyor, helallikler alınıyor ve hiç beklenmedik bir yerden aynı rakam yeniden karşılarına çıkıyor.
Hayat bazen bize uzun uzun konuşmaz.
Bazen küçücük bir hadiseyle çok büyük bir ders verir.
Bu hikâye de bana şunu hatırlattı:
İyilik yapıp unutabilirsiniz. Fakat iyilik unutmaz.
Kimin kapısını ne zaman çalacağını, hangi yoldan geri döneceğini bilemeyiz.
Ama görünen o ki,
İyilik adresini kolay kolay şaşırmıyor.
Selam ve dualarımla