Not: Değerli okuyucularım, bu yazım alışılmış yazılarımdan bir tık daha uzun oldu. Ancak meseleyi eksik bırakmamak adına düşüncelerimi bütün yönleriyle paylaşmayı tercih ettim. Sabırla okuyacağınızı ümit ediyor, ilginiz için teşekkür ediyorum.

Değerli kardeşlerim,

Geçtiğimiz hafta sonu, yıllarını CHP siyasetine adamış iki ayrı kardeşimle farklı mekânlarda dertleşme imkânım oldu. Konuşurken içimi en çok acıtan şey, anlattıklarından ziyade o sözlerin arkasındaki büyük umut ve ardından gelen devasa hayal kırıklığıydı. CHP’den ayrılıp yeni kurulan YENİ PARTİ ’ye öyle bir sevdayla bağlanmışlar ki, sanki bu memleketin bütün düğümleri orada çözülecek sanıyorlar

Ö. Özel’e duyduğu inancı anlatırken gözlerinin içi parlıyor; ama söz Kılıçdaroğlu'na gelince bir anda öfke seline kapılıyor. Öyle ağır ifadeler kullandı ki, yıllarca kendilerine genel başkanlık yapmış bir liderden söz ettiğini unuttu sandım.

Kendisine sadece şunu sordum:

“Kardeşim, Deniz Baykal’a kurulan kaset kumpasından sonra Kılıçdaroğlu CHP’nin başına geldiğinde siz onu ‘Gandi Kemal’, ‘Kurtarıcı Kemal’ diye baş tacı etmediniz mi? O gün elleriniz patlarcasına alkışladığınız insan bugün nasıl oldu da bir anda Amerikan projesi oluverdi? Hain oldu?”

Bir an sustu.

Kalakaldı.

Çünkü bazen yerinde sorulan tek bir soru, saatlerce süren tartışmalardan daha derin iz bırakır.

Devamında kendisine şunu söyledim:

“Bugün Kılıçdaroğlu için kurduğun o keskin cümlelerin benzerlerini yarın Ö.Özel için de kuracaksın. Çünkü mesele kişiler değil; mesele, ‘beşer şaşar’ gerçeğini unutup insanlara dağlar kadar anlam yüklemek.”

Ne yazık ki bu ülkede bazı kesim tarafından siyaset çok uzun zamandır ilkeler üzerinden değil, tamamen kişiler üzerinden okunuyor. Bir gün biri kahraman ilan ediliyor, ertesi gün aynı kişi hain ilan ediliyor. Dün göklere çıkardıklarını bugün kendi elleriyle yerin dibine sokuyorlar.

Oturduğumuz masada o kardeşimiz başladı bir dedikoduyu, bir komplo teorisini anlatmaya: Efendim, Tayyip Erdoğan, Ekrem İmamoğlu'na elçi göndermiş miş; “İstanbul senin olsun, sakın cumhurbaşkanı adayı olma” diye talepte bulunmuş. Güya Ekrem İmamoğlu bunu kabul etmemiş. Sonra bu elçiler birkaç kez gidip gelmiş. Ardından da "profesör" diye niteledikleri biri, Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanacağını aylar öncesinden konuştuğumuz arkadaşa söylemiş miş...

(Bu hikâyeye ağlar mısın, güler misin…)

Bunları anlatırken öyle gizemli, öyle fısıltıyla konuşuyor ki, sanki devletin bütün sırlarına vakıf olmuş! Hatta "Telefonum dinleniyor" korkusuyla cihazını bulunduğu yerden birkaç metre öteye bıraktı.

Dayanamadım, yüzüne gülerek dedim ki:

“Yahu güzel kardeşim, birileri masa başında bir senaryo yazmış; siz de ya buna inanıyorsunuz ya da inandırılıyorsunuz. Benim tanıdığım Cumhurbaşkanımızın siyaset tarzında böyle ayak oyunları, böyle gayri resmi elçiler olmaz. Neymiş efendim, sırf kendisine rakip olmasın diye Ekrem’i içeri aldırmış mış... Masa başında üretilen bu ucuz masallarla, kalbini bu partiye vermiş samimi insanların duygularıyla oynuyorlar. Siz ise bunun farkında bile değilsiniz.”

Bu kısır döngü yıllardır CHP de hiç ama hiç değişmedi.

Hatırlayın; bir dönem Türkiye’nin dört bir yanı Mustafa Sarıgül afişleriyle doluydu. Büyük umutlarla, "Artık bu düzen değişecek" denilerek yeni bir hareket başlatıldı.

Sonuç ne oldu? Hüsran.

Ardından Muharrem İnce çıktı sahneye. CHP’nin cumhurbaşkanı adayı oldu; milyonlar peşinden koştu, meydanlar doldu taştı. Sonra kendi partisinden ayrıldı, yeni bir parti kurdu.

Eski partisine geri dönmeden başka bugün o büyük heyecandan geriye ne kaldı?

Kocaman bir hiç.

Şimdi aynı umutlar başka isimlere bağlanıyor. Yarın başka biri çıkacak, yine ona sarılacaklar. CHP de siyaset yapan kardeşlerimiz için değişmeyen tek şey, siyaseti şahısların omzuna yükleme alışkanlıklarıdır.

Oysa siyaset, bir kurtarıcı beklemek değildir.

Siyaset ilkedir, omurgadır, duruştur; en önemlisi memleket davasıdır.

Bir lidere duyulan körü körüne sevgiyle değil, o insanın bu ülkeye kazandırdığı hizmetlerle değerlendirilmelidir. Fanatik taraftarlık gözümüzü öyle boyamış ki, gerçeği görmemize fırsat vermiyor.

***

Yine hafta sonu, farklı bir mekânda, yerel seçimlerde CHP'ye oy vermiş başka bir kardeşimle daha sohbet etme imkânım oldu. Sohbet ilerledikçe bu kez konu yerel seçimlere geldi. Dostumuz içini çeke çeke şöyle dedi:

“Hayatım boyunca bir kez bile AK Parti’ye oy vermedim. Son yerel seçimlerde CHP’nin belediye başkan adayına oy verdim. Şimdi adam parti değiştirdi. Başkanı gördüğüm yerde yüzüne ’hakkımı helal etmiyorum!’ diye haykıracağım”

Ona şu soruyu yönelttim:

“Siz o insana oy verirken rozetine mi mühür bastınız, yoksa yaşadığınız mahalleye, sokağa, şehre hizmet getirsin diye mi?” Kanaatimce asil mesele budur.

Bir belediye başkanının, şehrine çok daha güzel ve kalıcı hizmetler getireceğine inanarak başka bir partiye geçmesi kadar doğal bir şey olamaz.

Bir belediye başkanının, seçmenlerinin emanetine daha iyi sahip çıkmak, şehrine daha fazla yatırım getirmek ve halkına daha güzel hizmetler sunmak amacıyla farklı bir siyasi partiye geçmesi kınanmayı değil, aksine takdir edilmeyi hak eder. Sırf rozet değiştirdi diye bu adımı ezbere eleştirmek; siyasi bir bağnazlıktan, hatta derin bir siyasi körlükten başka bir şey değildir.

Şehirlerin kavgaya değil hizmete, intikam duygularına değil yatırıma ihtiyacı vardır. Vatandaşın lehine olan her yatırım, yapılan her eser ve atılan her adaletli adım hangi partiden gelirse gelsin, neticede bu milletin kazancıdır.

İşte asıl tehlike tam da burada başlıyor. Biz artık bu topraklarda siyaset konuşmuyoruz; futbol takımı tutar gibi parti tutuyoruz. Karşısındakinin haklı sözüne kulaklarını tıkayan, yalnızca kendi mahallesinin alkış sesleriyle yetinen bir taraftar psikolojisiyle hareket ediyoruz.

Karşı tarafın yaptığı en doğru işe bile sırf inat olsun diye çamur atmayı marifet sayıyoruz. Kendi tarafımızdaki en büyük yanlışı, en açık haksızlığı ise görmezden geliyor, adeta üç maymunu oynuyoruz. Böyle olunca ortak akıl bu topraklardan uzaklaşıyor. Ülke kaybediyor, millet kaybediyor, en çok da çocuklarımızın ve torunlarımızı geleceği yara alıyor.

Son yıllarda siyasetin neredeyse tek bir sütun üzerine, yani tamamen Cumhurbaşkanımız sayın Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığı üzerine kurulmaya çalışılması da bu tablonun en açık göstergesidir.

Bir insana duyulan öfke üzerine kalıcı siyaset inşa edilemez

Çünkü nefretten proje çıkmaz, öfkeden program doğmaz.

Sırf birine karşı çıkmak, tek başına siyaset değildir. Millete umut verecek, sorunlarına çözüm üretecek tek bir proje ortaya koymadan, sadece bir kişiyi hedef alarak bu ülkede kalıcı başarı elde edilemez. Bugüne kadar bunun birçok örneğini gördük, korkarım ki görmeye de devam edeceğiz.

Yeri gelmişken şu tarihi gerçeği de kimse unutmasın: Kılıçdaroğlu, CHP'nin mutfağından yetişmemiş olan Ekrem İmamoğlu'nu elinden tutup sıradan bir ilçe belediye başkanlığından çıkardı, İstanbul gibi dünyanın sayılı metropollerinden birine büyükşehir belediye başkan adayı yaptı ve önünü açtı. O gün CHP’liler bunu büyük bir siyasi hamle olarak alkışladı ve yıllar sonra İstanbul’u yeniden kazandılar.

Bugün ise Ekrem İmamoğlu hakkında İstanbul Büyükşehir Belediyesinin kaynaklarının kullanımıyla ilgili devam eden adli süreçler bulunuyor. Bu süreçlerin nasıl sonuçlanacağına elbette bağımsız mahkemeler karar verecektir; ancak ortadaki derin çatlakları ve CHP’nin kendi içinde birbirine kazdığı kuyuları görmemek mümkün değildir.

Ne yazık ki Ekrem İmamoğlu, kendisini elinden tutup bu makamlara taşıyan lidere karşı ölçüsüz (delege satın alınarak yapılan kongre oyunlarıyla) bir siyasi hırsla hareket etti ve tabiri caizse ona sırt çevirdi. Bu hırs önce kendisine, ardından da peşinden sürüklediği partisine ağır bedeller ödetti; bugün hem kendisini siyasi bir çıkmazın eşiğine hem de partisini ciddi bir iç hesaplaşmanın ortasına sürüklemiş durumda.

Görünen köy kılavuz istemez; bu gidişle bugün büyük umutlarla kurulan YENİ PARTİ de uzun ömürlü olmayacaktır.

Yine kırgınlıklar yaşanacak, yine ayrılıklar olacak.

Bir kısmı eski ocağına dönecek, bir kısmı ise bambaşka siyasi adreslere savrulacaktır. Dün "Gandhi Kemal" diyerek alkışlayanların bugün söyledikleri ağır sözler nasıl tarihe geçtiyse, yarın bugün alkışladıkları isimler hakkında da benzer cümleleri kurduklarında hiç kimse şaşırmamalıdır. Çünkü asıl sorun isimlerde değil, siyaseti sadece şahıslar üzerinden okuyan bu hastalıklı anlayıştadır.

Buradan, CHP de siyaset yapan samimi kardeşlerime sesleniyorum:

Lütfen kişilere tapmayın, ilkelerinize sahip çıkın. Bir lidere duyduğunuz sevgi de öfke de gözünüzü kör etmesin, hakikatin üzerini örtmesin. Yarın yine isimler değişecek, yine yeni yüzler ortaya çıkacak. Ama eğer siyasete bakışınız değişmezse, geride kalan yine hayal kırıklıkları olacaktır.

Bu aziz milletin birbirine düşman edilmiş kalabalıklara değil, aynı sofraya oturup birbirini dinleyebilen insanlara ihtiyacı var.

Slogan atan öfkeli kalabalıklara değil, bu ülkenin bacasını tüttürecek ehil kadrolara ihtiyacı var.

Her seçim döneminde yeni bir kurtarıcı beklemek yerine, kişilere endekslenmiş değil, ilkelere dayanan bir siyaset anlayışına ihtiyacımız var.

Unutmayınız;

Bugün büyük bir coşkuyla alkışladığınız bir ismi, yarın hayatın sillesini yediğinizde yuhalamak zorunda kalıyorsanız, sorun o kişide değil; ona yüklediğiniz anlamdadır. Siyaset gözü kapalı teslim olma yeri değildir. Siyaset; akılla, vicdanla ve adalet terazisiyle yürütülen ince bir sanattır.

Liderler gelir, liderler geçer.

Partiler büyür, küçülür.

İsimler silinir, yerlerine yenileri yazılır.

Ama dürüstlük değişmez, adalet değişmez, ehliyet değişmez; bu millete efendi değil, hizmetkâr olma anlayışı asla değişmez.

İşte o gün geldiğinde hayal kırıklıklarının değil, güvenin, istikrarın ve kalıcı umudun sesi yükselecektir. Çünkü o gün kazanan herhangi bir parti değil, doğrudan bu necip millet olacaktır.

Selam ve dualarımla,