Değerli kardeşlerim,

Son beş altı gündür İstanbul Valiliği'nin okullarda mescit bulundurulmasına yönelik yazısı, ülkenin en çok konuşulan konularından biri hâline geldi.

Aslında genelge 22 Nisan 2026 tarihinde imzalanmıştı. Nedense bu genelge Temmuz aynın sonunda gündem oldu.

Kimi bu adımı alkışladı, kimi ise sert sözlerle eleştirdi. Bazıları bunu yıllardır beklenen doğal bir düzenleme olarak değerlendirdi, bazıları ise laiklik tartışmalarının yeni bir başlığı olarak gördü.

Ben ise bu tartışmayı yalnızca bir “mescit meselesi” olarak görmüyorum.

Bana göre bu konu, Türkiye’nin din ve vicdan özgürlüğüne nasıl baktığının yeniden sınandığı önemli bir dönüm noktasıdır.

Çünkü mesele birkaç metrekarelik bir odadan ibaret değildir.

Mesele, ibadet etmek isteyen bir öğrencinin, bir öğretmenin ya da bir eğitim çalışanının temel hakkını okul ortamında rahatlıkla kullanabilmesidir.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde, özellikle de Batı'daki sayısız üniversitede öğrenciler için mescitler, ibadet odaları veya çok amaçlı ibadet alanları bulunmaktadır. Hiç kimse bunu o ülkenin rejimine yönelik bir tehdit olarak görmüyor. Aksine, farklı inançlara duyulan saygının ve özgürlüğün doğal bir gereği kabul ediliyor.

İşte tam da bu noktada insan ister istemez şu soruyu soruyor.

Batı'da özgürlük olarak görülen bir uygulama, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan Türkiye'de neden bazı çevreleri bu kadar rahatsız ediyor?

Elbette bu düzenlemeye karşı çıkanların da kendilerine göre gerekçeleri var.

Kimileri bunun laiklik ilkesine zarar vereceğini düşünüyor.

Kimileri okullarda önceliğin dersliklere, laboratuvarlara ve sosyal alanlara verilmesi gerektiğini savunuyor.

Kimileri ise farklı inançlara sahip öğrenciler açısından yanlış algılar oluşabileceğini ifade ediyor.

Bu görüşlerin dile getirilmesini doğal karşılıyorum. Demokratik toplumlarda farklı fikirlerin olması kaçınılmazdır.

Ancak aynı demokratik olgunluk, başka bir gerçeği de kabul etmeyi gerektirir.

Din ve vicdan özgürlüğü de en az ifade özgürlüğü kadar temel bir haktır.

Özgürlük sadece konuşabilmek değildir.

İnanabilmek ve İnandığını yayabilmektir.

İbadet edebilmektir.

İnancını hiçbir baskı hissetmeden yaşayabilmektir.

İstemeyenin ibadet etmemesi ne kadar doğal ise, isteyenin ibadet edebilmesi de o kadar doğaldır.

Bugün okullarda mescit bulunmasını savunmak, kimseyi namaza zorlamak anlamına gelmez.

Nasıl ki okulda bir kütüphanenin bulunması herkesi kitap okumaya mecbur bırakmıyorsa, spor salonunun bulunması herkesi sporcu yapmıyorsa, mescidin bulunması da kimseyi ibadete zorlamaz.

Sadece isteyen için bir imkân oluşturur.

İşte bu ayrımı doğru yapmak zorundayız.

Ne yazık ki ülkemizde uzun yıllar boyunca laiklik, olması gerektiği gibi değil, farklı şekillerde yorumlandı.

Laiklik, devletin bütün inançlara eşit mesafede durmasını ifade eden bir hukuk ilkesi olmaktan çıkarıldı, zaman zaman dinin kamusal alandan uzaklaştırılmasının aracı hâline getirildi.

Başörtüsü yasaklarını da gördük.

İmam hatiplerin önüne çıkarılan engelleri de yaşadık.

Üniversite kapılarında gözyaşı döken genç kızlarımızı da unutmadık.

Kur'an kurslarına getirilen sınırlamaları da hafızalarımızdan silmedik.

Bugün gelinen noktada Türkiye, geçmişte yapılan yanlışlarla yüzleşerek daha özgürlükçü bir anlayış inşa etmeye çalışıyor.

İşte İstanbul Valiliğinin attığı bu adımı da ben bu çerçevede değerlendiriyorum.

Bu yazıyı okurken bazıları yine aynı ezberleri tekrar edecek

"Cumhuriyet elden gidiyor."

"Laiklik tehlikede."

"Okullar medrese oluyor."

Oysa ortada kimsenin hakkını elinden alan bir düzenleme yok.

Tam tersine, bir hakkın kullanılmasını kolaylaştıran idari bir düzenleme var.

Beni asıl düşündüren ise başka bir çelişkidir.

Avrupa'daki üniversitelerde bulunan mescitleri özgürlüğün gereği olarak görenlerin, aynı uygulama Türkiye'de olunca bunu tehdit olarak değerlendirmeleri gerçekten izaha muhtaçtır.

Elbette her ülkenin kendi hukuk sistemi, kültürel değerleri ve ahlâk anlayışı vardır. İnsan fıtratına aykırı gördüğümüz her yaklaşımı, sırf bazı Batı ülkeleri "hak" olarak kabul ediyor diye benimsemek gibi bir mecburiyetimiz de yoktur.

Ancak konu din ve vicdan özgürlüğü olduğunda ölçü değişmemelidir.

İnanmak, ibadet etmek ve inancının gereğini yerine getirebilmek, en temel insan haklarından biridir.

Batı'da bu hak özgürlük olarak görülürken, aynı hakkın Türkiye'de tartışma konusu yapılması düşündürücüdür.

Asıl tutarsızlık da burada ortaya çıkmaktadır.

Bu sebeple İstanbul Valimiz Sayın Davut Gül'ün, eleştirilerin ve haksız ithamların oluşturacağı baskıya aldırmadan, din ve vicdan özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırmaya yönelik bu kararlı adımını takdir ediyorum.

Kamu yöneticiliği bazen sadece günü kurtarmak değildir.

Doğru olduğuna inanılan bir konuda cesaret gösterebilmektir.

Toplumun her kesiminin temel haklarını gözetebilmektir.

Ben bu adımı tam da bu açıdan önemli buluyorum.

Çünkü devletin görevi vatandaşını belli bir yaşam tarzına yönlendirmek değildir.

Devletin görevi, herkesin inancını ve ibadetini özgürce yaşayabileceği bir ortamı sağlamaktır.

Son sözüm şudur;

Bu tartışmayı mescit üzerinden değil, özgürlük üzerinden okuyalım.

Çünkü bugün mesele bir mescit olabilir.

Yarın başka bir temel hak olabilir.

Din ve vicdan alanında hak ve özgürlükler, sadece bizim hoşumuza giden insanlar için değil, herkes için güvence altına alındığında gerçek anlamına kavuşur.

Bu vesileyle, din ve vicdan özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması adına attığı cesur ve kararlı adımdan dolayı İstanbul Valimiz Sayın Davut Gül'ü yürekten tebrik ediyor, bu yaklaşımın ülkemizde hak ve özgürlüklerin daha da güçlenmesine vesile olmasını temenni ediyorum.

Selam ve dua ile...