Değerli kardeşlerim,

Almanya’da sandıktan çıkan sonucun üzerinde biraz durmak gerekiyor.

Saksonya-Anhalt eyaletinde yapılan seçimlerde AfD’nin (Almanya için Alternatif – aşırı sağcı parti) yüzde 43’ü aşan oyla birinci parti olması, sıradan bir seçim sonucu olarak görülmemeli. Tek başına hükümet kuracak çoğunluğa ulaşamasa da ortaya çıkan tablo, Almanya’nın geleceği adına üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir işaret.

Çünkü mesele yalnızca bir partinin aldığı oy değil.

Mesele, Almanya’nın hafızasıdır.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Almanya’nın şehirleri yıkılmış, fabrikaları ağır hasar görmüş, ülke büyük bir insan gücü kaybına uğramıştı. Sonra büyük bir kalkınma ve sanayi hamlesi başladı. Fabrikaların bacaları yeniden tüttü, üretim arttı; fakat bu defa çalıştıracak insan bulunamaz hâle geldi.

Almanya başka ülkelerin kapısını çaldı.

Türkiye ile Federal Almanya arasında 30 Ekim 1961’de İşgücü Anlaşması imzalandı. Aynı yılın kasım ayında ilk Türk işçi kafileleri Almanya’ya ulaştı. Ardından Anadolu’nun dört bir yanından yüz binlerce insan ekmek parası için gurbet yollarına düştü.

Sonrası hepimizin bildiği “Almancı” hikâyesidir.

Ellerinde tahta bavulları, ceplerinde birkaç kelime Almancaları vardı. Kimi eşini, kimi çocuklarını, kimi daha yeni kurduğu yuvasını geride bıraktı. Madenlere indiler. Fabrikalarda vardiyalara girdiler. Demir döktüler, kömür çıkardılar, inşaatlarda çalıştılar.Velhasıl ağır işlerde çalıştılar..

Elbette Almanya’yı yalnız Türkler ayağa kaldırmadı. İtalyanından Yunanına, İspanyolundan Yugoslavına kadar yüz binlerce yabancı işçinin bu kalkınmada emeği vardı.

Ama şu gerçeği de hiç kimse silemez:

Bugünkü Almanya’nın refahının harcında Türklerin alın teri ve büyük emeği vardır.

Dün maden ocaklarına inen o insanların çocukları ve torunları bugün Almanya’da doktor, mühendis, akademisyen, sanatçı, esnaf, işçi ve işveren. Türkiye kökenlilerin kurduğu on binlerce işletme, yüz binlerce insana ekmek kapısı oluyor.

Böyle bir tarihin ardından yükselen yabancı düşmanlığı insanın canını daha fazla acıtıyor.

Çünkü Almanya bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyor.

29 Mayıs 1993’te Solingen’de Genç ailesinin evi ırkçı saldırganlar tarafından ateşe verildi. Beş canımızı alevlerin arasında kaybettik. 2020’de Hanau’da bu defa ırkçı bir saldırı dokuz insanımızı hayattan kopardı.

Bu acılar hâlâ hafızalarımızda.

Onun için AfD’nin bugün ulaştığı oy oranını sadece Alman iç siyasetindeki bir değişim olarak okumak doğru olmaz. Almanya’da yaşayan milyonlarca göçmen ve özellikle Türk toplumu açısından bu gelişmenin dikkatle takip edilmesi gerekiyor.

Burada hakkaniyeti de elden bırakmamak lazım.

AfD’ye oy veren milyonlarca insanın tamamını “ırkçı” ilan etmek ne doğrudur ne de meseleyi anlamamıza yardımcı olur. Ekonomik sıkıntılar, hayat pahalılığı, göç politikalarına yönelik tepkiler ve geleneksel partilere duyulan güvensizlik de bu yükselişin sebepleri arasındadır diye düşünüyorum…

Ancak ekonomik ve sosyal problemlerin faturası yabancıya, Müslümana veya Türk’e çıkarılmaya başlandığı anda orada durmak gerekir.

Çünkü Avrupa bu filmin sonunu daha önce gördü.

Bu satırların sahibi, hayatının on sekiz yılını Almanya’da geçirmiş birisi olarak şunu rahatlıkla söyleyebilir: Almanya’daki Türkler artık misafir değildir.

Üçüncü, dördüncü nesil yetişti. Orada doğdular, orada okudular, orada çalışıyorlar. Almanya’yı kendilerine yabancı bir ülke olarak görmüyorlar. Kendilerini, Müslüman kimlikleriyle birlikte o toplumun bir parçası kabul ediyorlar.

Almanların da artık bu gerçeği bütün açıklığıyla görmesi gerekiyor.

Bir gerçeğin daha altını çizelim:

Almanya onların ikinci vatanı olabilir; Türkiye ise ana vatanlarıdır.

Almanya’daki Türklerin huzuruna, güvenliğine ve geleceğine dair yanlış hesap yapanlar bunu da akıllarından çıkarmasınlar. Bu insanlar yalnız değildir. En zor zamanlarında kendilerine kucak açacak, bağrına basacak bir ana vatanları vardır:

Türkiye!

Bu bir tehdit değil. Bir meydan okuma hiç değil.

Bu, altmış beş yıllık gurbet hikâyesinin değişmeyen gerçeğidir.

***

Peki bütün bu gelişmeler karşısında Almanya’daki insanımız ne yapmalı?

Korkmamalı. İçine kapanmamalı. Hele hele birbirinden kopmamalı.

Bugün her zamankinden daha fazla birlik olmaya, teşkilatlanmaya ve güçlü temsil edilmeye ihtiyaç var.

DİTİB, Millî Görüş (IGMG), ATİB, Türk Federasyonu ve UID başta olmak üzere; Almanya’da ve Avrupa’nın dört bir yanında faaliyet gösteren, ana vatanları Türkiye ile bağlarını koruyan, Türk ve Avrupa’daki Müslüman toplumunun millî ve manevi değerlerini yaşatma gayreti içinde olan bütün sivil toplum kuruluşlarımız, siyasi ve fikrî farklılıklarını ortak meselelerin önüne geçirmeden gerektiğinde yan yana gelebilmeli.

Çünkü bugün mesele hangi derneğe, hangi cemaate veya hangi teşkilata mensup olduğumuz meselesi değildir. Irkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslam karşıtlığı söz konusu olduğunda mesele hepimizin meselesidir. Farklılıklarımız zenginliğimiz olarak kalmalı; insanımızın huzuru, güvenliği, inancı ve geleceği söz konusu olduğunda ise sesimiz bir çıkmalıdır.

Artık mesele sadece camiye cemaat toplamak da değildir.

Sandığa gitmek, demokratik siyasete katılmak, yerel ve ulusal meclislerinde bulunmak, gençleri iyi yetiştirmek; hukuk dünyasında, akademide ve medyada güçlü şekilde temsil edilmek gerekiyor.

Çünkü Almanya’daki Türk toplumu artık yalnızca “işçi toplumu” değildir.

Ekonomik güçtür. Sosyal güçtür. Siyasi güçtür.

Kimse bugün üçüncü ve dördüncü nesle dönüp “Burada ne işiniz var?” diye soramaz.

Çünkü o sorunun cevabını onların dedeleri nasırlı elleriyle bundan altmış beş yıl önce verdiler: “Bizi siz çağırdınız. Biz geldik. Çalıştık. Ürettik. Vergimizi ödedik. Bu ülkenin kalkınmasına alın terimizi kattık.”

Şimdi Almanya’nın önünde önemli bir tercih var.

Ya geçmişinin acılarından aldığı dersle demokrasisini, birlikte yaşama kültürünü ve hukuk devletini güçlendirecek ya da yabancı düşmanlığının toplumun damarlarına yeniden sızmasına seyirci kalacak.

Bizim insanımıza düşen ise öfke değil; birliktir, hukuk içinde mücadeledir, demokratik katılımdır, güçlü temsil ve güçlü teşkilatlanmadır.

Çünkü tarih bize şunu defalarca öğretti:

Dağınık toplulukların yalnız sesi duyulmaz; haklarını savunmaları da zorlaşır.

Almanya’daki Türkler artık o ülkenin kapısında bekleyen misafirler değil.

Almanya’nın bugününde emekleri, yarınında sözleri vardır.

Ve kimse unutmasın:

İkinci vatanları Almanya’da kökleri, ana vatanları Türkiye’de ise sırtlarını yaslayacakları koca bir çınarları vardır.

Selam ve dua ile..