Türkiye’nin en büyük problemlerinden biri artık yalnızca siyasetçilerin ne yaptığı değil, toplumun siyaset karşısında nasıl bir zihinsel tutum geliştirdiğidir.
Bir ülkede yolsuzluk iddiası varsa araştırılmalıdır.
Ahlaksızlık iddiası varsa soruşturulmalıdır.
Kamu gücünün kişisel ilişkiler için kullanıldığı ileri sürülüyorsa bunun hesabı sorulmalıdır.
Ama aynı ölçüyü herkese uygulamak şartıyla…
Bugün bazı belediyelerle ilgili kamuoyuna yansıyan iddiaları, telefon kayıtları, yazışmalar, işe alımlara ilişkin tartışmalar ve çeşitli belgeler üzerinden ciddi suçlamalar konuşuluyor. Bunların her biri elbette hukuk önünde doğrulanmalı; hiç kimse mahkeme kararı olmadan suçlu ilan edilmemelidir. Fakat aynı şekilde, siyasi aidiyet uğruna ciddi iddiaları hiç olmamış gibi görmek de demokratik bir toplumun yapacağı iş değildir.
Asıl mesele tam da burada başlıyor.
Bir siyasi partiye yakın olmak, yanlışın üzerini örtme hakkı vermez.
Bir siyasi partiye muhalif olmak da yanlış gördüğümüz her şeyi görmezden gelme hakkı vermez.
Ahlakın partisi olmaz.
Yolsuzluğun AK Partilisi, CHP’lisi, MHP’lisi, DEM’lisi olmaz.
Yanlış yanlıştır.
Hırsızlık hırsızlıktır.
Liyakatsizlik liyakatsizliktir.
Kamu makamının kişisel menfaat için kullanılması, hangi siyasi görüşten olursa olsun kabul edilemez.
Fakat Türkiye’de giderek daha tehlikeli bir siyasal psikoloji oluşuyor:
“Benim tarafım yaptıysa vardır bir açıklaması; karşı taraf yaptıysa bunun hesabı sorulmalı.”
İşte asıl tehlike budur.
Çünkü bu anlayış, siyaseti ahlaktan koparır.
MUHALEFET ETMEK, GERÇEĞE DÜŞMAN OLMAK DEĞİLDİR
Bir iktidarı eleştirmek demokrasinin gereğidir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirmek de, hükümet politikalarını eleştirmek de, belediyeleri eleştirmek de demokratik hakkın parçasıdır.
Fakat muhalefet etmek, hakikate muhalefet etmek anlamına gelmemelidir.
Eğer ortada ciddi bir iddia varsa “Bu iddia araştırılsın” demek gerekir.
Eğer ortada belge varsa “Belgenin doğruluğu soruşturulsun” demek gerekir.
Eğer ortada suç varsa “Kim yapmış olursa olsun hesabı sorulsun” demek gerekir.
Ama bütün bunların yerine yalnızca Erdoğan karşıtlığı üzerinden siyasal bir dil kuruluyorsa, burada artık eleştiri değil, siyasi körlük başlar.
Aynı şekilde iktidar yanlısı olmak da iktidarın yaptığı her şeyi savunmayı gerektirmez.
Gerçek demokratik olgunluk şudur:
Doğruyu iktidar yaptığında savunmak, yanlışı iktidar yaptığında eleştirmek; doğruyu muhalefet yaptığında desteklemek, yanlışı muhalefet yaptığında karşı çıkmak.
Bunu başarabilirsek siyasetten önce ahlakı kurtarmış oluruz.
HALKIN İSTEDİĞİ ADAYLAR NEDEN HALKIN İÇİNDEN ÇIKMASIN?
Belki de artık seçim sistemimizi de başka bir gözle düşünmenin zamanı geldi.
Neden seçimden önce yalnızca parti liderlerini ve milletvekili adaylarını tanıyoruz?
Neden halk, kendisine sunulacak hükümet kadrosunu da önceden göremesin?
Neden bir siyasi parti:
“Tarım Bakanı adayımız budur. Geçmişi budur, uzmanlığı budur.”
demesin?
Neden:
“İçişleri Bakanı olarak düşündüğümüz kişi budur. Kamu yönetimi tecrübesi budur.”
demesin?
Neden:
“Dışişleri Bakanımız şu kişi olacaktır. Diplomasideki geçmişi, deneyimi ve dünya görüşü budur.”
demesin?
Neden diğer bakanlıklar için de aynı şeffaflık sağlanmasın?
Hatta neden belediye başkan adaylarının yalnızca siyasi geçmişine değil; mesleki yeterliliğine, geçmişine, mal varlığına, kamu yönetimi tecrübesine ve etik siciline bakılmasın?
Millet artık sadece “Kime oy vereceğim?” sorusunu değil,
“Bu ülkeyi kimler yönetecek?”
sorusunu da sorabilmelidir.
Çünkü demokrasi yalnızca sandığa oy atmak değildir.
Demokrasi aynı zamanda hesap sorabilme kültürüdür.
TÜRKİYE’NİN DIŞARIDAKİ GÜCÜ, İÇERİDEKİ KAVGALARIN GÖLGESİNDE KALMAMALI
Bütün bu tartışmaların arasında bir başka gerçeği de teslim etmek gerekir:
Türkiye’nin dış politikadaki hareket alanı son yıllarda ciddi biçimde genişlemiştir.
Bunu söylemek hükümetin bütün politikalarını onaylamak anlamına gelmez.
Dış politikada başarı görülen yerde başarıyı teslim etmek, başarısızlık görülen yerde de eleştirmek gerekir.
Türkiye, Rusya-Ukrayna savaşında taraflarla aynı anda temas kurabilen ülkelerden biri oldu. İstanbul, 2025 yılında Rusya ve Ukrayna arasındaki doğrudan görüşmelerin üç turuna ev sahipliği yaptı. Ankara 2026 yılında da taraflarla temaslarını ve arabuluculuk girişimlerini sürdürdüğünü açıklıyor.
Türkiye’nin Suriye, Gazze, Ukrayna, Afrika Boynuzu ve farklı bölgesel krizlerde diplomatik temaslarını artırdığı da resmî kaynaklarda görülüyor.
Bunlar konuşulmaya değer gelişmelerdir.
Türkiye’nin uluslararası sistemde daha fazla söz sahibi olması, Türkiye adına önemli bir kazanımdır.
Ancak burada da aynı ölçüyü korumalıyız:
Türkiye’nin dış politikadaki her adımını alkışlamak zorunda değiliz. Ama başarılı olan adımları sırf hükümet yaptı diye yok saymak da entelektüel bir tutum değildir.
Bir ülkenin çıkarı, parti çıkarının üzerinde tutulmalıdır.
BARIŞI BİLE SİYASİ KAVGAYA ÇEVİRİYORSAK…
Bugün Türkiye’nin önünde terörün sona ermesi, toplumsal huzurun güçlenmesi ve yeni bir siyasal normalleşme zemininin oluşması gibi son derece önemli başlıklar bulunuyor.
Böyle dönemlerde birbirimize sormamız gereken soru:
“Bu süreç Erdoğan’a yarar mı?”
olmamalıdır.
Asıl soru:
“Bu süreç Türkiye’ye yarar mı?”
olmalıdır.
Eğer terörün sona ermesi Türkiye’nin yararınaysa, desteklemeliyiz.
Yanlış bir adım varsa eleştirmeliyiz.
Eksik varsa tamamlanmasını istemeliyiz.
Ama daha ilk günden meseleyi yalnızca “iktidar kazanacak mı, muhalefet kaybedecek mi?” üzerinden okumaya başlarsak, yine aynı kısır döngünün içine gireriz.
Türkiye’nin ihtiyacı siyasi kamplaşmayı büyütmek değil, hakikat etrafında ortaklaşabilmektir.
ARTIK SİYASETTE YENİ BİR AHLAKA İHTİYACIMIZ VAR
Benim asıl itirazım burada.
Bizden istenen körü körüne iktidar taraftarlığı değildir.
Ama aynı şekilde körü körüne iktidar düşmanlığı da değildir.
Bizim ihtiyacımız olan şey hakikatin tarafında durabilmektir.
İktidar yanlış yaparsa söyleyebilmek…
Muhalefet yanlış yaparsa söyleyebilmek…
Bir belediye başkanı yolsuzlukla suçlanıyorsa, siyasi kimliğine bakmadan soruşturulmasını istemek…
Bir bakan doğru bir iş yapıyorsa, siyasi görüşüne bakmadan bunu teslim etmek…
Bir diplomat Türkiye’nin çıkarını başarıyla savunuyorsa bunu takdir etmek…
Bir siyasetçi yanlış yapıyorsa kim olduğuna bakmadan hesap sormak…
İşte gerçek vatandaşlık budur.
Dernekler, vakıflar, akademisyenler, gazeteciler, yazarlar ve kanaat önderleri de burada daha büyük bir sorumluluk üstlenmelidir.
Seçimden birkaç ay önce insanları sloganlarla yönlendirmek yerine, adayların geçmişini incelemeli; belgeleri ortaya koymalı; programları karşılaştırmalı; liyakati tartışmalı; kamuoyunu bilinçlendirmelidirler.
Çünkü güçlü demokrasi, bilinçli seçmenle mümkündür.
Türkiye’nin artık bir taraf seçmekten daha büyük bir şeye ihtiyacı var.
Doğruyu seçmeye ihtiyacı var.
İktidarı da muhalefeti de denetleyen bir halk…
Siyasetçiden hesap soran bir toplum…
Belge ile iddiayı birbirinden ayırabilen bir medya…
Mahkeme kararına saygı duyan ama soruşturma talep etmekten de çekinmeyen bir kamuoyu…
Ve en önemlisi, kendi siyasi tarafının yanlışını da söyleyebilecek kadar cesur insanlar…
Bunları başarabilirsek Türkiye gerçekten değişir.
Çünkü mesele yalnızca kimin iktidar olacağı değildir.
Asıl mesele, iktidara kim gelirse gelsin; yanlış yaptığında karşısında hesap soran bir millet bulmasıdır.
İşte o zaman demokrasi güçlenir.
İşte o zaman devlet güçlenir.
İşte o zaman siyaset temizlenir.
Ve belki de ilk kez, birbirimize “Sen hangi partidensin?” diye sormak yerine,
“Sen bu ülkenin doğrusu için ne söylüyorsun?”
diye sormaya başlarız.
Bence Türkiye’nin gerçek ihtiyacı tam olarak budur.