15 Temmuz 2016, yalnızca bir gecenin hikâyesi değildir.
O geceyi tek başına ele almak, yaşananları eksik okumaktır.
O geceyi “tiyatro” diye nitelendirmek ise, hayatını kaybeden yüzlerce insanın acısını ve milyonlarca insanın yaşadığı travmayı yok sayan bir yaklaşım olarak görülmektedir.
Bir ülkenin yakın tarihini değerlendirirken tek bir kareye bakarak hüküm verilmez. O kareyi ortaya çıkaran sürece bakılır.
Bu nedenle 15 Temmuz’u konuşmadan önce Türkiye’nin son yirmi yılına dönüp bakmak gerekir.
2003 Irak tezkeresi…
2007 e-muhtırası…
MİT krizi…
Gezi Parkı olayları…
17-25 Aralık süreci…
Ve ardından gelen 15 Temmuz…

Bu olayların nasıl ilişkilendirileceği konusunda farklı görüşler vardır. Kimileri bunları birbirinden bağımsız gelişmeler olarak değerlendirirken, kimileri ise Türkiye’nin siyasal yönünü etkilemeye çalışan uzun bir gerilim sürecinin halkaları olarak görmektedir. Ortak gerçek ise şudur: 15 Temmuz, Türkiye’nin tarihindeki en ağır kırılmalardan biridir.
Bugün hâlâ “FETÖ’yü kim büyüttü?” sorusu soruluyor.
Bu soruya verilecek cevap, tek bir isme indirgenemez. FETÖ yapılanmasının onlarca yıl boyunca farklı dönemlerde devlet kurumlarında, siyasette, iş dünyasında ve toplumun çeşitli kesimlerinde alan bulduğu; birçok farklı iktidar ve aktör döneminde yeterince fark edilemediği veya ciddiye alınmadığı yönünde geniş bir tartışma bulunmaktadır. Geçmişi yalnızca bugünün siyasi tartışmaları üzerinden okumak sağlıklı bir değerlendirme yapmayı zorlaştırır.
Asıl sorgulanması gereken şudur: Bağlantılar ortaya çıktıktan sonra kimler tavrını değiştirdi, kimler değiştirmedi? Kimler hukuk içinde mücadeleyi destekledi? Kimler hâlâ bu yapının oluşturduğu tahribatı görmezden geliyor? 15 Temmuz’u anlamak için sadece tanklara bakmak yetmez. Haritaya bakmak gerekir.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki politikalarına…
Suriye’deki gelişmelere…
Orta Doğu’daki güç mücadelelerine…
Kafkasya’ya…
Afrika açılımına…
Savunma sanayisindeki dönüşüme…
Bölgesel güç dengelerine…

Bütün bunlar birlikte değerlendirildiğinde, 15 Temmuz’un yalnızca iç politik bir mesele olmadığına inanan geniş bir kesim bulunmaktadır.

Elbette bu değerlendirmelere katılmayanlar da vardır. Demokratik toplumlarda farklı yorumlar mümkündür. Ancak hangi görüş benimsenirse benimsensin, 15 Temmuz gecesi yaşanan can kayıpları, Meclis’in bombalanması ve sivillerin hedef alınması gibi olaylar inkâr edilemez tarihî gerçeklerdir.
Şunu düşünmek gerekir:
Bir darbe girişimi başarılı olsaydı Türkiye bugün nasıl bir ülke olurdu?
Bu sorunun kesin bir cevabı yoktur. Ancak birçok kişi, bunun demokratik düzen, ekonomik istikrar ve toplumsal barış açısından çok ağır sonuçlar doğurabileceğini düşünmektedir.
Bugün Türkiye hâlâ ayakta ise, bunun bedeli o gece sokaklarda ödenmiştir.
15 Temmuz’u yalnızca bir siyasi tartışmanın malzemesi hâline getirmek, o gece hayatını kaybedenleri ve yaralananları ikinci kez incitmek anlamına gelir.
Tarih sloganlarla değil, bütün yönleriyle okunur.
Benim kanaatim şudur:
15 Temmuz’u anlamak isteyenler, yalnızca o geceyi değil, o geceye giden süreci de okumalıdır.
Çünkü tarih, tek bir fotoğraf karesinden ibaret değildir. O fotoğrafı oluşturan yılları görmeden yapılan her değerlendirme eksik kalmaya mahkûmdur. 15 Temmuz’u konuşurken öfke kadar vicdana, siyaset kadar tarihe, slogan kadar bilgiye ihtiyaç vardır.
Gerçekler ancak bütün yönleriyle değerlendirildiğinde sağlıklı bir sonuca ulaşabiliriz.
Türkiye’nin yakın tarihini anlamanın yolu, olayları birbirinden koparmadan; farklı görüşleri de dikkate alarak, tarihî bağlamı içinde değerlendirmekten geçmektedir.