Televizyon ekranları artık yalnızca bir eğlence aracı değil; toplumun değer yargılarını şekillendiren en güçlü kültürel araçlardan biri hâline geldi. İşte tam da bu nedenle, son dönemde fragmanı sunulan “Başkalarının Hayatı” isimli dizi, sadece bir senaryo değil; toplumun vicdanını yaralayan bir anlayışın ürünü olarak karşımızda durmaktadır.

Dizide verilen örtülü mesaj son derece tehlikelidir. Genç kadınlara; “Alın terinizle, emeğinizle, namusunuzla yıllarca çalışarak bir yere gelemezsiniz. Bedeninizi kullanarak çok daha kısa yoldan para kazanabilirsiniz.” düşüncesi normalleştirilmektedir. Bu yaklaşım yalnızca ahlaki bir tartışma değildir; aynı zamanda bu ülkenin milyonlarca emekçi kadınına yapılmış büyük bir haksızlıktır.

Sabahın ilk ışıklarıyla işine giden, ailesi için mücadele eden, öğretmenlik yapan, doktorluk yapan, hemşirelik yapan, mühendislik yapan, fabrikada çalışan, esnaflık yapan, kısacası emeğiyle hayatını kazanan bütün kadınlarımızın onurunu hiçe sayan bu zihniyet kabul edilemez.

Ne acıdır ki bir taraftan “kadına yönelik şiddeti önleyeceğiz” söylemleri dillendirilirken, diğer taraftan kadını sadece bedeni üzerinden değerli gösteren yapımlar ekranlarda alkışlanmaktadır. Kadını bir cinsel obje olarak sunan anlayış ile kadına saygıyı aynı anda savunamazsınız. Bu büyük bir çelişkidir.

Daha da düşündürücü olan ise denetim mekanizmalarının sessizliğidir. Başta RTÜK olmak üzere, aile yapısını korumakla sorumlu bütün kurumların bu tür yayınlar karşısındaki kayıtsızlığı ciddi şekilde sorgulanmalıdır. Toplumun temel taşı olan aileyi zedeleyen içeriklere karşı sessizlik, dolaylı bir onay anlamına gelir.

Üstelik mesele yalnızca bu diziyle de sınırlı değildir. Bir yanda gençleri şiddete özendiren yapımlar ekranları doldururken, diğer yanda aile kurumunu değersizleştiren, sadakati küçümseyen ve ahlaki sınırları sıradanlaştıran senaryolar peş peşe servis edilmektedir. Sonra da gençlerin neden öfkeye sürüklendiğini, aile bağlarının neden zayıfladığını, kültürel çözülmenin neden hızlandığını tartışıyoruz.

Oysa cevap çok açık…

Bugün televizyon ekranlarında normalleştirilen her yanlış, yarının toplumsal alışkanlığına dönüşmektedir. Aileyi itibarsızlaştıran, emeği değersizleştiren ve insan bedenini ticari bir meta gibi sunan anlayış; yalnızca bir reyting meselesi değildir. Bu, doğrudan doğruya toplumun geleceğini ilgilendiren bir kültür meselesidir.

Biz gerçekten aileyi korumak istiyorsak, sadece kürsülerden konuşmak yetmez. Bu ülkenin çocuklarını, gençlerini ve aile yapısını hedef alan içeriklere karşı ortak bir duruş sergilemek zorundayız.

Buradan açıkça soruyorum:

Aileyi koruyacağız derken aileyi yıkan senaryolara neden sessiz kalıyoruz?

Gençliği koruyacağız derken onları şiddeti, kolay para kazanmayı ve bedenin metalaştırılmasını özendiren içeriklerle neden baş başa bırakıyoruz?

Kültürümüzü yaşatacağız derken kültürümüzün temel değerlerini aşındıran yapımlara neden göz yumuyoruz?

Sessizlik, bazen en büyük onaydır.

Ve unutulmamalıdır ki; ekranlarda normalleştirilen her yanlış, yarın toplumun ödediği ağır bir bedele dönüşür.