Türkiye yine kritik bir eşikten geçiyor.

Terörsüz Türkiye hedefi yalnızca Türkiye’nin terör sorununu sona erdirme arayışı değildir. Başarıya ulaşması hâlinde Türkiye’nin içeride huzurunu, dışarıda ise bölgesel ağırlığını artırabilecek tarihi bir eşiktir. Tam da bu nedenle, böylesine önemli bir sürecin yalnızca terör örgütlerinin değil, Türkiye’nin güçlenmesinden rahatsız olabilecek farklı çevrelerin de dikkatini çekmesi şaşırtıcı değildir.

Bugün asıl sormamız gereken soru şudur:

Türkiye terörsüz bir geleceğe yürürken, kimler bu yürüyüşün önüne yeni mayınlar döşemek isteyebilir?

Ben Türkiye’de yaşanan hiçbir gelişmeye yalnızca görünen yüzüyle bakılması gerektiğine inanmıyorum. Ancak bu, her olayın arkasında mutlaka gizli bir el bulunduğunu iddia etmek de değildir. Asıl mesele, toplum olarak provokasyona açık hâle gelmemektir.

Çünkü provokasyonun gücü, gerçeğin büyüklüğünden değil; toplumun reflekslerinden beslenir.

Bugün futbol tribünlerinde, sokaklarda, sosyal medyada ve çeşitli toplumsal gösterilerde millî duyguların yükseldiğini görüyoruz. Bayraklar açılıyor, sloganlar atılıyor, insanlar duygusal tepkiler veriyor.

Bayrak elbette bizimdir.

Vatan bizimdir.

Milliyet duygusu bizimdir.

Din bizim için değerlidir.

Ama bütün bu değerlerin çok önemli bir başka tarafı daha vardır:

Bu değerleri kim kullanıyor ve hangi amaçla kullanıyor?

İşte burada çok dikkatli olmak zorundayız.

Çünkü Türkiye’nin yakın tarihi bize çok acı bir ders verdi:

Bir insanın elinde bayrak olması, onun mutlaka vatansever olduğu anlamına gelmez.

Bir insanın “Türküm” demesi, onun mutlaka Türkiye’nin çıkarlarını savunduğu anlamına gelmez.

Bir insanın “Allah” demesi, onun mutlaka Allah’ın istediği ahlaki çizgide yaşadığı anlamına gelmez.

Tarih bunun örnekleriyle doludur.

BAYRAĞI KİM TAŞIYOR, NİYETİ NE?

27 Mayıs 1960 darbesini gerçekleştirenler de kendilerini devletin ve vatanın koruyucuları olarak görüyorlardı. 12 Eylül darbesini gerçekleştirenler de ülkeyi kurtardıkları iddiasındaydılar. 28 Şubat sürecinde de sözüm ona devleti ve laik düzeni korunma adına yapılan ağır müdahaleler çok şey kaybettirdi. 15 Temmuz gecesinde ise yıllarca devletin içinde “vatan”, “millet”, “hizmet” ve “din” gibi kavramlarla meşruiyet üreten bir yapılanmanın nasıl devlete ve millete karşı silah doğrultabildiğini gördük.

FETÖ örneği bize belki de en büyük dersi verdi.

Bir dönem onların arasında bulunan pek çok insanı vatansever zannettik.

Çünkü bayrak vardı.

Çünkü devlet vardı.

Çünkü din vardı.

Çünkü güzel konuşuyorlardı.

Çünkü yardım ediyorlardı.

Çünkü toplumun hassasiyetlerini biliyorlardı.

Fakat zaman bize şunu öğretti:

Bir yapının kullandığı semboller, o yapının gerçek niyetinin garantisi değildir.

İşte bugün en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey de budur:

Sembolün değil, davranışın peşinden gitmek.

Sözün değil, sonuçların peşinden gitmek.

Sloganların değil, ahlakın peşinden gitmek.

Bayrağın gölgesine sığınanın değil, bayrağın temsil ettiği değerlere gerçekten hizmet edenin yanında durmak.

Türkiye’nin önünde çok büyük bir fırsat var.

Terörsüz Türkiye hedefi başarıya ulaşırsa, yalnızca bir güvenlik sorunu çözülmüş olmayacak. Türkiye’nin ekonomik, siyasi, sosyal ve diplomatik kapasitesi de daha güçlü bir zemine kavuşabilecektir.

Böylesine bir Türkiye’nin ortaya çıkması, bölgedeki bütün aktörlerin çıkarlarını aynı ölçüde etkileyecektir.

Dolayısıyla Türkiye’nin önündeki mesele sadece içeride terörü bitirmek değildir.

Asıl mesele, terörün sona ermesinden sonra oluşacak yeni Türkiye’yi yönetebilecek toplumsal aklı ortaya koyabilmektir.

İşte tam da bu nedenle bugün sokağın diline dikkat etmek zorundayız.

Futbolu siyasetin ve toplumsal gerilimin taşıyıcısı hâline getirmemek zorundayız.

Millî duygularımızı birbirimize karşı kullanmamak zorundayız.

İnsanları bayrak üzerinden, din üzerinden, mezhep üzerinden, etnik kimlik üzerinden birbirine karşı konumlandıracak her dile karşı uyanık olmak zorundayız.

Çünkü provokasyonların en tehlikeli tarafı, insanlara kendilerini provokasyona uğramış gibi hissettirmeden onları provokasyonun parçası hâline getirebilmesidir.

Bir insan sokağa çıktığında kendisini vatanını savunuyor zannedebilir.

Oysa attığı bir slogan, yaptığı bir taşkınlık, kırdığı bir cam, saldırdığı bir insan veya sosyal medyada yaydığı bir yalan; hiç istemediği bir siyasi sonucun parçası hâline gelebilir.

Bu nedenle devletin de çok dikkatli olması gerekir.

Valilikler, kaymakamlıklar, güvenlik birimleri, belediyeler, siyasi partiler, milletvekilleri, eğitim kurumları ve medya kuruluşları; toplumun hassasiyetlerini kaşımak yerine toplumsal direnci güçlendirmelidir.

İktidar ve muhalefet burada ortak bir sorumluluk taşımaktadır.

Çünkü terörsüz Türkiye meselesi bir parti projesi değildir.

Türkiye’nin meselesidir.

Bu süreç başarılı olacaksa, bunun yolu birbirimizi düşmanlaştırmaktan değil, farklılıklarımızı Türkiye ortak paydasında buluşturmaktan geçmektedir.

Çocuklarımıza da bunu öğretmeliyiz.

Bayrak sevgisinin bağırmak olmadığını…

Vatan sevgisinin başkasına düşmanlık etmek olmadığını…

Milliyetçiliğin başka milletleri küçümsemek olmadığını…

Dindarlığın yalnızca söz söylemekten ibaret olmadığını…

Devlet sevgisinin devlet adına yapılan her şeyi sorgusuz kabul etmek olmadığını…

Asıl vatanseverliğin, gerektiğinde kendi mahallesinin yanlışına da itiraz edebilmek olduğunu…

Çünkü Türkiye’nin yeni bir FETÖ’ye, yeni bir vesayet anlayışına, yeni bir darbe kültürüne, yeni bir terör yapılanmasına veya toplumun değerlerini istismar eden başka bir örgütlenmeye tahammülü yoktur.

Biz geçmişten ders almazsak, tarih bize aynı acıyı başka isimlerle yeniden yaşatabilir.

Dünyada hiçbir ülke yalnızca dostlarının iyi niyetine güvenerek güçlü kalamaz.

Amerika’nın, Rusya’nın, Avrupa’nın, Yunanistan’ın, Ermenistan’ın, İsrail’in veya bölgedeki başka aktörlerin Türkiye’ye ilişkin kendi stratejik çıkarlarının bulunması son derece doğaldır. Devletler dostluklarını da düşmanlıklarını da öncelikle kendi çıkarları üzerinden şekillendirir.

Bu nedenle Türkiye’nin geleceğini başkalarının niyetlerine bağlamak yerine kendi aklımızı, kendi devlet kapasitemizi ve kendi toplumsal dayanışmamızı güçlendirmeliyiz.

Ne aşırı korkuya teslim olmalıyız ne de saf bir iyimserliğe.

Ne her olayın arkasında bir komplo aramalıyız ne de hiçbir gelişmenin arkasında hesap olabileceğini düşünmeliyiz.

Aklımızı kaybetmeden uyanık olmalıyız.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı öfke değil, ferasettir.

Kavga değil, sağduyudur.

Kutuplaşma değil, kardeşliktir.

Slogan değil, bilinçtir.

Çünkü Türkiye’nin en büyük gücü yalnızca ordusu, ekonomisi veya coğrafyası değildir.

Türkiye’nin en büyük gücü, bütün bu farklılıklarına rağmen aynı bayrağın altında yaşayabilen milletidir.

İşte o milletin arasına fitne sokulmasına izin vermemeliyiz.

Bayrağımızı kimsenin elinden almamalıyız.

Ama bayrağımızı da kimsenin kendi hesabına araç hâline getirmesine izin vermemeliyiz.

Dinimizi kimsenin istismar etmesine izin vermemeliyiz.

Milliyetimizi kimsenin öfke aparatına dönüştürmesine izin vermemeliyiz.

Devletimizi kimsenin şahsi iktidarının aracı hâline getirmesine izin vermemeliyiz.

Ve en önemlisi, Türkiye’nin geleceğini hiçbir yapının, hiçbir örgütün, hiçbir ideolojinin ve hiçbir dış hesabın insafına bırakmamalıyız.

Çünkü terörsüz Türkiye yalnızca terörün olmadığı Türkiye değildir.

Terörsüz Türkiye;

provokasyonlara teslim olmayan Türkiye’dir.

Kendi değerlerini istismar ettirmeyen Türkiye’dir.

Bayrağıyla birbirine düşmeyen Türkiye’dir.

Dini üzerinden birbirini yargılamayan Türkiye’dir.

Milliyetçiliği kardeşliğin önüne koymayan Türkiye’dir.

Ve belki de en önemlisi…

Geçmişte yapılan hataları unutmayan, ama geçmişin acılarını geleceğin düşmanlığına dönüştürmeyen Türkiye’dir.

Şimdi hepimize düşen görev budur:

Daha çok bağırmak değil, daha çok düşünmek.

Daha çok bölünmek değil, daha çok kenetlenmek.

Daha çok şüphe üretmek değil, daha çok bilinç üretmek.

Çünkü önümüzdeki yıllar Türkiye açısından çok şey değiştirebilir.

Ve tarih bize bir kez daha aynı soruyu sorabilir:

Türkiye büyürken biz birbirimize mi düştük, yoksa Türkiye’nin büyümesine birlikte mi sahip çıktık?

Cevabımız, çocuklarımızın yaşayacağı Türkiye’nin nasıl bir Türkiye olacağını belirleyecek.